Merkezi Yitiriş

67 0

“Gel; bir Tanrı daha bulalım, yeni bir yemin icat edelim, hiçbir şey bulamazsak kendi kendimizi kurban edelim. Yok olalım, ölelim!” Ona en son böyle demiştim. Cevap vermediği konuşmalarımızdan biriydi. Hoş bu sözlere ne denir ki? Aslında anlatmak istediğim, onunla ne kadar çok yaşamak istediğimdi. Sadece bunu “Her şeyi yok edebilecek şekilde…” söylemeyi tercih etmiştim. Pişman değilim… Hani büyük savaşlara yaraşır ya çokça ceset ve yine çokça cesede sahip olana takılır ya madalya işte diyorum belki de ondandır çevremin şair diye seslenişi bana. Büyük savaşlar yaşandı gönül toprağımda, çokça sayfa yitip gitti, çokça sayfa yolladım öbür tarafa! Çokçanın çoğu da sanaydı, hâlâ pişman değilim…
Aslına bakarsanız ne ben vardım ne de o. Yok’un bir biçimi gibiydik, vardık ama olamayacak kadar. Çekişirdik, parçalardık bedenlerimizi ta ki soyup ruhumuzu ortaya çıkarana kadar; saatin yıllarında, deli kanın geçliğinde, Tanrı’nın peygamber arayışında, gece kadar karanlık bir iştahla yutardık hep birbirimizi! Hiçbir zaman yorulmayacak gibiydik, dönüp dururduk sürekli birbirimizin fikirlerinin, sözlerinin, soyulmuş bedenlerinin etrafında. Ne gezegenleri sınardık girdabımızla ne de rüzgârımızda eğilen papatyaları. Farkında olmadan dönüyormuşuz meğer yalnızlığa, kaybediyormuşuz; tutkumuzun kırmızısını, hayallerimizin pembeliğini, umutlarımızın bebek mavisini. Hâlbuki yutuyormuşuz birbirimizi, bulanık bir renkçe…
Tabi çok oldu onsuzluk, epey zaman geçti onun üzerinden. Bu zaman zarfında birtakım alışkanlıklardan kurtuldum. Mesela gülmeyi bıraktım ya da o beni terk etti, hiç önemi yok. Somurtkan bir büyüme geldi, yani tarif etmem gerekirse; çitoslar artık çorap kokuyor. Birkaç iyimser şarkı dinlemeyi denedim ama başaramadım, anlamsız ve saçma geldiler. İnsanın “Anlam verme merkezi” gibi bir şey var sanırım, bunu ondan sonra keşfettim. Şöyle ki; bu merkeze konulan inanç, kişi, nesne o merkezden azledilir veya o şey merkezi terk ederse, her şey anlamını yitirmeye başlıyor. Eğer bu yitiriş yavaş olursa depresyon, ani olursa delirmeye kadar varıyor. Bendeki nasıl oldu bilmiyorum ki nihayetinde deliler de deli olduğunu kabul etmiyor.   
Onun sevdiğinden kırmızı bir şarapla, Sonbahar soğuğunda açık penceremin yanındaki masamda, yer yer kapalı gökyüzüne bakarak yazıyorum bu satırları. Saatin önemi yok, zamandan münezzeh olduğumu hissedeli çok oluyor ancak tarif etmek gerekirse; insanların kinin, hasetlerinin, çıkar duygularının olmadığı vakitler yani sabaha karşılar ve geceler. Geceden sarktığım bir sabaha karşıya konuşlandım. Konuşlandım ama kendimden başkasına da ateş edecek değilim ki zaten kadehlerdir vuruyorum gönül sathımı satır satır! Evet, hâlâ ölmedim. Çünkü o gelmedi. Ve yeni bir Tanrı da bulmadım, yeni bir yemin de icat etmedim, hiçbir şey bulamadım kendimi kurban etmeyi denedim; başaramadım. Keşke “Yok olsaydım!” dedim çünkü yarım kalmıştım. Bak işte; bir şarkının, bir şiirin, bir gecenin daha günahına girdik! Aslında ben, ona “Ölelim!” dediğimde, birlikte bir yaşamı kast etmiştim ne o anladı ne de ben böyle yaşayabildim. Evet, hâlâ pişman değilim…

Bir cevap yazın