Yıl 1993, aylardan nisan.
Sen ve ben Çamlıca’nın boğaza nazır bir yamacında erguvanları seyrediyoruz. Çok seviyoruz bu mevsimi. Ömrümüz oldukça, her bahar sevgimiz de artsın yaşımızla birlikte, diye dua ediyoruz. Başım omuzunda; gözüm morla mavinin, maviyle yeşilin, gökle denizin, güneşle bulutların sakin raksında; kulağımsa Sony marka walkmanın bir ucu senin kulağında bir ucu benim kulağımda gizlenmiş kulaklıklarından gelen hüzünlü bestede.
Ne ezgiler dinledik o küçük walkmanlardan ne radyolar ne Kuranlar ne vaazlar… Okuduğumuz okullar kadar, yürüdüğümüz yollar kadar, duraklarda bekleyişlerimiz kadar… Belediye ya da halk otobüslerinde, Kadıköy- Pendik minibüslerinde, Üsküdar dolmuşlarında, Eminönü vapurlarında, Haydarpaşa trenlerinde… Öğrencilikte, öğretmenlikte… Bekarlıkta, nişanlılıkta, evlilikte…
Ta ki devrini tamamlayıp yerini mp3’lere, flash belleklere ve nihayet telefonlara bırakana dek ne çok şey öğrendik o minik kulaklıklardan. O gün ne dinliyorduk birlikte hatırlıyor musun? Dedim ya yıl 93, aylardan nisan. Ahmet Kaya Tedirgin‘i çıkarmış. Sen solcu(!) değilsin ama seviyorsun Ahmet Kaya’yı. O zaman da sağ sol, öte beri var hem nasıl var! Olmaz mı? Ama sen hoşgörüden, sanattan yanasın ya takmıyorsun onu bunu. Sineni açmışsın ummanlar gibi herkese. E tabi bir de beni seviyorsun. Anlıyorsun. Anlıyorsun içimin nasıl yandığını. Ben babam için ağlıyorum. Sen benim için. Ahmet Kaya söylüyor, biz ağlıyoruz.
“O mahur beste çalar
Müjganla ben ağlaşırız.”
“Attila İlhan yazmış. Deniz Gezmişlerin idamında.” diyorum.
“Hımm…” diyorsun başını sallayarak.
Bu ülkede ne şiirler yazılmış ne besteler yapılmış ne kurbanlar verilmiş idealler uğruna. Devranlar dönüp durmuş kayıplar durmamış hiç.
Ben babamı o yolda kaybettim. Sağ girdiği cezaevinden cenazesi çıktı. Küçüktüm girdiğinde, ayrılığı; büyüttü beni, ölümüyse öldürdü. Sonra tam da çürümek üzereyken yeniden can buldum bu yolda, yeniden yeşerdim, gençleştim, sonra seni buldum. Ben babamı o yolda kaybettim. Seni de bu yolda kaybetmek istemiyorum.
Ahhh! Neyse! Neyse işte bugün yine bahar, yine Nisan. Yine erguvanlar çiçek açtı. Erguvan Bayramı Bursa’da. Ben şenliğe gitmedim. Kırgınım ya herkeslere, gitmedim işte. Irgandı’dan başladım yürümeye, Gökdere boyunca yürüdüm aşağı.
“Keşke şu duvarlar olmasa da derenin yanı başından yürüsek derdin.” Duvarlar olmadan olmuyor işte. Duvarlar olmadan olmuyor. Biz yürümemize bakalım. Yer de bizim için gök de dere de… Varsın duvarlar olsun arada. Erguvanlar var etrafta, keşke daha çok olsa. Son erguvanı görene dek yürüdüm. Yürüdüm, yürüdüm… Kulağımda kulaklık… Bir yanımda babam bir yanımda sen… Ahmet Kaya dinliyorum:
“Şenlik dağıldı, bir acı yel kaldı bahçede yalnız.
O Mahur Beste çalar, müjganla ben ağlaşırız.
Gitti dostlar, şölen bitti ne eski heyecan ne hız…
Yalnız kederli yalnızlığımız da sıralı sırasız.
O Mahur Beste çalar, müjganla ben ağlaşırız
Bir yangın ormanından püskürmüş, genç fidanlardı.
Güneşten ışık yontarlardı, sert adamlardı.
Hoyrattı gülüşleri, aydınlığı çalkalardı.
Gittiler akşam olmadan, ortalık karardı.
O Mahur Beste çalar, müjganla ben ağlaşırız.
Bitmez sazların özlemi daha sonra, daha sonra…
Sonranın bilinmezliği bir boyut katar ki onlara.
Simsiyah bir teselli olur belki kalanlara.
Geceler uzar, hazırlık sonbahara.
O Mahur Beste çalar, müjganla ben ağlaşırız.”
Yürüyorum
Kalbimde hicran
Kirpiklerinde yaş
Çantamda bir kitap…
Bugün aldığım…
Mahur Beste…
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın… Tanpınar’ın derin izleri var bende. Benim hayatımın laytmotifinin de Tanpınar’ın eserlerininkiyle benzer olmasının onun gibi bütünlüklü bir sanatkârın hayatımda yer etmesinde büyük rolü var elbet:
“Yol ve yürümek; yürümek ve aramak, aramak ve bulmak…
Kendini bulmak…”
Geçen mektubunda yazmışsın ya Tolstoy’un sözünü. Bayıldım.
“Tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar: Ya bir insan bir yolculuğa çıkar, ya da şehre bir yabancı gelir.”
Aynı işte:
“Yol ve yürümek; yürümek ve aramak, aramak ve bulmak…
Kendini bulmak…”
Dün bir kitaba daha başladım. Bitirince getireceğim sana da. İbrahim Tüzer’in Anlatı-yorum adlı kitabı. Orada da buna değiniyor. Tanpınar’ın Yol hikayesinin incelemesinde. Martin Heideger’in Varlık ve Zaman adlı eserinden bir alıntı yapmış: “Kocaman karanlık bir orman içerisinde aydınlığa çıkan patikayı bulmak için yürümek, yola çıkmak, yolculuk yapmak gerektiğinden söz ediyor.”
Biz afaki yolculuğumuzu durdurduk belki ama enfüsi yolculuğumuz devam ediyor. İçe doğru ne derin yollar ne dehlizler varmış meğer insanda. Ne çok keşfedilecek şey varmış ne akıl almazlıklar ne muammalar… Benim bir yazım vardı yol ve yürümek üzerine. Sen bin bir düzeltme yapmıştın. Son hâli güzel olmuştu. Nerede şimdi acaba dedemin kitaplığına götürmüştüm yazılarımı kitaplarımla beraber. Onların içindedir. Bir bakayım gidince köye.
Ah zavallı dedem önce kendi kitaplarını sonra babamınkileri şimdi de benimkileri ne yapacağını bilemedi. Atmak! Yakmak! Yırtmak! Hayır hayır hiçbiri onun yapabileceği şeyler değil. Ne yaptı bilmiyorum. Sormadım. O da bir şey söylemedi. Gittiğimde kitap odasına da girmiyorum hiç. Bu konuyu hiç açmıyoruz. Seni soruyor, dinlerken de gözleri doluyor. Şiirler okurdu bana her gidişimde. Okumuyor artık. Çok yoruldu. Ama ben okuyorum ona. Ya da internetten açıyorum çok hoşuna gidiyor. En çok da “Bursa’da Zaman” şiirini seviyor Tanpınar’ın. Ne okursak okuyalım en son onu da istiyor bir kez.
BURSA’DA ZAMAN
Bursa’da eski bir cami avlusu,
Küçük şadırvanda şakırdayan su.
Orhan zamanından kalma bir duvar…
Onunla bir yaşta ihtiyar çınar.
Eliyor dört yana sakin bir günü.
Bir rüyadan arta kalmanın hüznü
İçinden gülüyor bana derinden.
Yüzlerce çeşmenin serinliğinden
Ovanın yeşili göğün mavisi
Ve mimarilerin en ilahisi.
Bir zafer müjdesi burada her isim:
Sanki tek bir anda gün, saat, mevsim
Yaşıyor sihrini geçmiş zamanın
Hâlâ bu taşlarda gülen rüyanın.
Güvercin bakışlı sessizlik bile
Çınlıyor bir sonsuz devam vehmiyle.
Gümüşlü bir fecrin zafer aynası,
Muradiye, sabrın acı meyvesi,
Ömrünün timsali beyaz Nilüfer,
Türbeler, camiler, eski bahçeler,
Şanlı hikâyesi binlerce erin
Sesi nabzım olmuş hengâmelerin
Nakleder yâdını gelen geçene.
Bu hayâle uyur Bursa her gece,
Her şafak onunla uyanır, güler
Gümüş aydınlıkta serviler, güller
Serin hülyasıyla çeşmelerinin.
Başındayım sanki bir mucizenin,
Su sesi ve kanat şakırtısından
Billûr bir avize Bursa’da zaman.
…
* * *
Çınarlar, camiler, şadırvanlar, çeşmeler, çiçekler şehri Bursa…
Beş Şehir‘ini beraber okumuştuk seninle. Ve beraber de gezmiştik zevkle. Bursa, İstanbul, Erzurum, Ankara, Konya. Daha kaç beş şehir gezdik, kaç da gezerdik kim bilir. Hayat “Durun!” demeseydi bize durur muyduk? Şimdi beraber yürüdüğümüz yerlerin ve senin hayalinle yürüyorum. Yeni yerlereyse hiç gidesim yok sensiz. Sen gel hem gezdiğimiz her yeri gezelim tekrar hem yeni yerlere yol alalım birlikte. Her yeri gezelim, tüm dünyayı belki de sonra Bursa’ya dönelim. Ve Su sesiyle kanat şakırtısıyla billur biz avize olan zamanın kollarına bırakalım kendimizi. Son kıtada dediği gibi Tanpınar’ın ben de diyorum şimdi:
“İsterdim bu eski yerde seninle
Baş başa uyumak son uykumuzu,
Bu hayâl içinde… Ve ufkumuzu
Çepçevre kaplasın bu ziya, bu renk,
Havayı dolduran uhrevî ahenk…
Bir ilâh uykusu olur elbette
Ölüm bu tılsımlı ebediyette,
Belki de rüyası bu cetlerin,
Beyaz bahçesinde su seslerinin.”
Yol ve yürümek; yürümek ve aramak, aramak ve bulmak… Kendini bulmak…
Neyse uzattım yine. Bu akşam başlayacağım Mahur Beste’yi okumaya. Okudukça yazarım sana. Mayıs da Nisan gibi bitmeden, yaz gelmeden kavuşmak dileğiyle…