Mahzen

51 0

Derinlerden küçük bir kızın iniltisi geliyordu. Sesi çığlığı andırıyor, boğazlandığını çağrıştırıyordu. İçine dünyaları sığdırabilen, dik başlı burçlarıyla karargâhım. Bir cümle ile yerle yeksan olan tuzdan krallığım. Aşkı için kaç cephede savaşmış, beyaz üniformalı cesur komutanım. Her hayâl kırıklığında, kefenini eliyle diken küçük terzi yamağım…

Kalbim… Ayrılıkların kavuşmalara galip geldiği, eskimiş veda sabahlarında yollar biriktirdin. Uzayan, kıvrılan, sancıyan mesafeleri günler boyu kat edip eli boş döndün. Yokluğunu kabul etmediklerinin, önce sesleri çekildi inzivaya sonra kokuları. Kaç oda içinde kaç sandık, her sandıkta kaç kilitli çekmece… Mavi kanatlarıyla havalanan, bulut rengi saçları yağmur kokan, adına tüm coğrafyalarda “Umut” denen kızın, dilsiz kimliksiz varlığı kadardı hikâyen. İlk atışlarını hayâl ve umutla gerçekleştiren kalbim; önce beklemeyi mi yoksa biriktirmeyi mi öğrendin? Uçsuz bucaksız malikanene mahzenini, yolun ortasında mı son dönemeçte mi ekledin? Aidiyet hissetmediğim bu gezegendeki konukluğumda, kaç kez kayboldumsa pusulam hep sendin. En çok seni ve annemi dinledim. Gururla söylüyorum ki senden başkasının emrine girmedim.

Benim asi, kötülüğe muhalif, iyiliğe dost kalbim. Bir yanın yüce dağlar gibi vakur, diğer yanın yetim çocukların bayram sabahı gibi ıssız… Seçtiğin yalnızlıkla mı büyüdün, kalabalığın kirine bulaşmamak için yalnızlığın kıyısına mı tünedin? Adamlar seslerin uğultusunda boğazlanırken mi, sağırlara gelen peygamber çarmıha çekilirken mi anlaşılmaktan vazgeçtin? Kaç oda içinde kaç sandık, her sandıkta kaç kilitli çekmece. Şiirlerce cennet, gerçekler cinnetçe… Goethe’nin, hassas kalplerin cehennemi olduğunu söylediği dünyanın cüce ruhlarına, dev anlamları ne vakit yükledin? Ateşi ilk yakanla mı, harlayıp odun taşıyanlarla mı cehennemi fark ettin? Eminim seni üzdüğüm kadar kimseyi incitmedim. Kimselerin karşılaşmak istemediği usta heykeltraş “Acı”nın atölyesinde sana yeniden şekil verdim. Üzerine atılan taşlardan mahzenini inşa ettim. 3. kata odalar, 2. kata kilitli sandıklar, 1. kata yaşlanmış düşlerimi en dibe… Bağır çağır şarkılar söyleyen, şiirden kulesinde uçuşan hayaller ardında dans eden o kızı mahzenine kilitledim. Kalbim… Gün gelir görkemli hayali şatolar, gerçeğin çirkin katılığına yenilir. Bulut saçlı umut yorulur köşesine çekilir. Prens, kızın ayakkabı numarasını unutur. Bedeli ödenmiş her hikâye, konforuna düşkün bir sefile sunulur. Kaç oda içinde kaç sandık, her sandıkta kaç çekmece. Şiirlerce cennet, gerçekler cehennemce… Michelangelo’ya Davut heykelini nasıl yaptığını sorduklarında; “O zaten mermerin içinde saklıydı, ben sadece fazlalıkları attım” dediği anlatılır. Fazlalıklarından arınman, kaç yüz milyon atımını aldı, mahzeninin kapısını aralayıp o kızı yeniden güneşe çıkartman, kaç dehlizde nefessiz kaldıktan sonra… Ve kaç gün batımında kefenlendikten sonra öğrendin, doğan günle kendi kordonunu kesmeyi? Küçüğüm; epey zaman oldu örgülü saçlarını çözüp taramayalı, yeni masallar okumayalı. Güneşin en çok girdiği odayı ayırdım sana. Kanaviçe işli beyaz patiskalar serdim yatağına. Üzerine karanlık mahzenin rutubetli kokusu sinmiş olsa da aldırma. Yolun kalan kısmında bir nefeslikte olsa yanımdan ayrılma. Kaç oda içinde kaç sandık, her sandıkta kaç kilitli çekmece. Çocukluk cennetçe, büyümek cehennemce…

Bir cevap yazın