İki Farklı Beden, Tek Bir Ruh

144 0

İki farklı beden… İki farklı ruh… Bir aşk hikâyesine dönüşüyorlar birlikte, tek bir ruhta birleşiyorlar. Kadın yere ayaklarını sağlam bir şekilde basarak yürüyor bırakmaktan korkarcasına; adam ise her an kayıp düşecekmiş gibi atıyor adımlarını, insanların suratlarına bakmaktan aciz. Ve bu adam; hayatında ilk defa birinin yüzüne bakıyor tüm acılarıyla, tüm korkularıyla ve tüm kalbiyle… Maria Puder’in yüzüne bakıyor korkusuzca, gecenin karanlığının almış gözlerinde kaybediyor kendini.

Sabahattin Ali’nin 1943 yılında yayımladığı bu göz dolduran eser, yayımlandığı tarihten beri okurların kitaplıklarından indirilmeyen ve o da yetmezmiş gibi herkesin kalbinde sakladığı bir hikâye olarak yaşamaya devam ediyor günümüzde. Bu hikâye bir gün, Raif ve Maria isimli iki kayıp ruhun Almanya’da karşılaşmasıyla başlıyor ve onların aşkları, belki de bir zamanlar unuttuğunuzu sandığınız her ne varsa hepsini size tekrar hatırlatıyor.

Karakterlerimizden Raif, biraz pasif bir karakter. İnsanlarla bir arada olmayı sevmez, kendi hayal gücünün süslediği rüyalarında yaşayıp gider kitabın başlarında. Hatta “Ben dünyadan ziyade kafamın içinde yaşayan bir insanım” diyerek açıklar bize bu rüyaları. Babasını kırmayarak Almanya’ya gitmesi üzerine, gezdiği sergilerden birinde bir Madonna’nın portresine rastlar. Uzun zamandır onu arıyormuş gibi hisseder ruhu, açıklayamaz neden böyle hızla çarpmaya başlar kalbi. Ve her gün gelir, izler o portreyi saatlerce. Sanki tüm hayatı boyunca bu kadını arıyormuş gibi, sanki sadece o kadının yanında nefes alabiliyormuş gibi.

Bu, her bakımdan gerçekten de özel bir aşk hikâyesidir. Birbirinden farklı iki insanın nasıl aynı dili konuşabileceklerini hatta nasıl konuşmadan bile birbirlerini anlayabileceklerini gösterir bize. “Bir akşam anladım ki, bir insan diğer bir insana bazen hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş” diyor Raif. Maria için hissettiği şeyleri, az da olsa bizlere de anlatmaya çalışıyor umutsuzca.

Maria ise asla âşık olamayacağına düşünen bir kadın, inanmıyor Raif’in sevgisine. Uzun bir süre kendi kalbini çözmeye çalışıyor ve anlıyor ki inanmadığı şey Raif’in aşkı değil; birinin, hayatında ilk defa birinin kendisini bu derece güçlü sevebilmesi. Ve görüyor ki sevgilisinin aşkı gerçekten hafife alınabilir gibi değil.

Aralarında şöyle bir konuşma geçiyor ikilinin, Maria’nın Raif’in ruhuna nasıl dokunduğuna bu satırlarda şahit olabilirsiniz:

“Berlin’de yalnızsınız değil mi?” diye sorar Maria.

“Ne gibi?”

“Yani… Yalnız işte… Kimsesiz… Ruhen yalnız…”

Bu kitabı bir yolculuk esnasında okuma fırsatı buldum. Okurken bıraktım dalgaların sesi doldursun kulaklarımı, rüzgâr savursun saçlarımı, vapur yol alırken martılar da takip etsin beni. Ve ben anlamadan akmaya başlasın gözyaşlarım; kaybettiğim birilerini aratsın bu kitap bana, yitirdiğimi sandığım ruhumu tekrardan bulmamı sağlasın.

Raif’in de dediği gibi birbirlerini böylesine anlayan iki insanın karşılaşması bir mucizeydi, ruhları birbirine ait olan iki kişi mutlaka kavuşmalıydı hikâyelerinin sonunda. Ama bazı güçleri vardır evrenin, engellenemez… Ve iki aşığın elinden boyun eğmek dışında hiçbir şey gelmez.

Eğer aşkın tanımını arıyorsanız; belki birden karşılaştığınız bir insanın gözlerinde, belki gündüz ayrı gece ayrı sevdiğiniz gökyüzünde, belki de hâlâ umutla kendisinin bir kopyasını arayan yüreğinizde… Alın “Kürk Mantolu Madonna”yı elinize, karıştırın sayfaları tek tek ve bırakın dolan gözleriniz şu satırları bulsun: “Tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektim. Sen bana dünyada başka bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin…”

Bir cevap yazın