YOLCULUĞUMUZ

114 0

Nice hayallerle çıktığımız bu yolculukta nelerle karşılaşacağımızı önceden bilmemiz mümkün değildi elbette. Biz yol haritamızı çizerken başımıza gelebilecek aksiliklerin yada sürprizlerin yolculuğu etkilemeyeceğinin garantisi de yoktu tabi. Yine de varılmak istenen bir hedef varsa tabi, her şeyi göze alıp yola düşmekti niyetimiz. Belli bir süre ilerledikten sonra karşımıza çıkacak çok farklı problemlerin kapımızı çalacağından bihaber olarak yolculuğun içinde bulmuştuk kendimizi.

Tren istasyonunda en son sönen gece lambası gibi veda ettik geceye. Tam olarak neye, kime veda ettiğimizi hiç bilemeden. Evet, son vagondaki yolcu gibiydik, ürkek ve yolculuğun nerede son bulacağını bilemeyen. Valizimizde pahada değersiz ama bir türlü kopamadığımız, başkalarınca manasız, bizce ise belki de hayatımızın anlamı diyebileceğimiz garip eşyalarla yol alıyorduk. Bazıları yolun uzunluğu ve meşakkati karşısında erken duraklarda ayrılıyordu aramızdan. Ama bazıları da inatla dayanıyordu son durağı görene kadar, niyetinden vazgeçmeden. İşte bu yolda, aramızda gerçekten başlangıç neresi ve son durak nerede bilen olmadan öylece ilerliyorduk.

Bazıları valizlerinden bir türlü kopamıyor, çok ağır olmasına rağmen yükünü sırtından indirmiyordu. Bazılarımız ise ne olacaksa olsun dercesine bırakmıştı emanetleri sırtlarından. Ben de galiba yükünü bırakamayanlardandım. Neden bilmem, işte öyle bir güvensizlik ağında, taşıyordum her şeyimi yanımda. Belki bırakabilseydim şimdi bunca yükün altında kalmaz, hızlı adımlar atabilirdim, bilemeyiz, kim bilebilir ki?

Hiç yolcusu yokmuş gibi ilerleyen yol, bir o yana bir bu yana kıvrılırken bizler de anılarımızı bir o tarafa bir bu tarafa saça saça gidiyorduk. İyi kötü hatıralarla çalkalanıyordu beynimiz de. Kimi geride bıraktıklarını, kimi tamamlayamadıklarını, kimisi de başlayamadıklarını düşünüyordu. Böylece yolda ilerlerken zamanla müthiş bir sessizlik çöküverdi üstümüze. Ölüm sessizliği sanki… Beklemekten yorulmuşların ölüm sessizliği misali… Acaba daha bekleyecek miyiz? Ne vakte kadar, ne vakit dolacak vademiz? Sorular, sadece cevapsız sorular. Gariptir ama onca ağıtlardan sonra gelen bu sessizlikte, sanki bir nimet vardı. Sağanak yağmurlar gibi nimet yağıyordu bir yandan her tarafımıza. Bunun karşısında mahcup bir şekilde şu cümleler döküldü dilimizden: “Nimet olmaz mı hiç, beklenen kıymetli ise, nimet olmaz mı hiç, son durak görülmeye değer ise. ” İşte böyle böyle teselli ettik kendimizi ve çevremizi. Öyleyse ne yapalım dedik, bekledik biçare. Ama ne bekleyiş, aman Allah’ım! Yakub’un Yusuf’unu, Hacer’in İbrahim’ini beklemesi misali, öyle beklemek işte. Göğe baktık hep beraber. Tıpkı bulutların arasından sızan güneş gibi içimize sızdı umut. Bize şöyle seslendi: “Bekleyin, kutlu bir bekleyiş içinde, korkmadan, yılmadan, sarsılmadan. Beklerken de yürüyün ateşe su taşıyan karınca misali, varamasam da yolunda ölürüm der gibi.” Vesselam…

Bir cevap yazın