Bu hikâyede anlatılanlar tamamıyla gerçektir. Sadece isimler değiştirilmiştir.
96 yılıydı. Lise birinci sınıftaydım. Öğretmen Lisesi’nin yurdunda kalıyordum. Her biri birbirinden kıymetli o kadar çok anı biriktirdim ki lise ve yurt hayatına dair. Bu anım da onlardan sadece biri.
Kaldığımız kız öğrenci yurdu şehrin biraz dışında yer alıyordu. Yeni ve büyük bir binaydı. Okul ve yurt binası büyük bir arazinin içine L şeklinde konumlandırılmıştı. Zaten binanın yapım ve yerleşim aşamalarına öğrenciler olarak şahit olmuştuk. Başka bir okul bünyesinde hazırlık yılını tamamladıktan sonra yeni binamıza idareci ve öğrenciler el birliğiyle taşınmıştık. Erkek öğrenciler sıra taşımaya, kız öğrenciler de sınıf temizliğine yardımcı olmuştu. Bunları yaparken hiç şikâyet etmemiş hatta eğlenmiştik bile. Ne de olsa kendi okulumuza taşınıyorduk. Bu sebeple burayı evimiz gibi de benimsemiştik.
Yatılılık, kız öğrencilere mahsustu. Erkekler gündüzlüydü. Yurdumuz beş katlı büyük bir binaydı. Hafta sonları yurt genelde boşalıyordu. Evleri yakın yerlerde olanlar evci çıkıyorlardı. Bizim gibi nitekim uzak olanlar ise üç haftada, ayda bir falan evci çıkıyordu. Okulun kapanmasına iki ay kala, havanın tam da piknik havası olduğu o hafta sonu evci çıkmayan gruptaydım. Canımız o kadar sıkılıyordu ki. Yemekhanede bir grup arkadaşla hem yemek yiyor hem de bu can sıkıntısından bahsediyorduk. Gülçin vardı. Çok sevdiğim arkadaşlarımdan biri. “Pikniğe gitsek keşke” dedi. Hepimiz şaşırdık tabi ki. Nasıl gideceğiz? Nereye gideceğiz? Dahası ne götüreceğiz? Böyle kara kara ama bir o kadar da heyecanlı bir şekilde düşünürken aşçı Yaşar Amca geldi aklımıza.
Yaşar Amca, sadece bir aşçı değildi bizim için. Bir baba sıcaklığıyla davranırdı herkese. Filmlerdeki aşçılara o kadar benzerdi ki, başka türlüsü de yakışmazdı zaten ona. Kırmızı yüzlü, pala bıyıklı, göbekli ve aşırı sevecen bir aşçıydı. Yüzünden gülümseme hiç eksik olmazdı. Sanki yanında görünmez biri varmış da daima kulağına onu güldürecek şeyler fısıldıyormuş gibi kızarmış yanakları hep muzır bir gülümsemeyle şişerdi. Şimdi görsem kendisini, dayanamaz sarılırdım herhalde. Hepimizin biricik Yaşar Ustasıydı.
Kızlarla hep beraber mutfak kısmına geçtik ve başladık aşçı amcamızı darlamaya. “Yaşar Amca, canımız çok sıkılıyor, yurt boşaldı, sadece biz kaldık, pikniğe gitmek istiyoruz, napalım” diye diye başının etini yedik. Yaşar Amca zaten hiç hayır diyebilen biri değildi. Teklifimizi kabul etti hemen. O, mutfaktan bir şeyler hazırlarken bizler de aceleyle yukarı çıktık üstümüzü değiştirmek için. Yanlış hatırlamıyorsam on kişi falandık. Hazırlanıp doluştuk aşçı amcanın traktörüne. Evet evet yanlış duymadınız. Aşçı amcamızın bir traktörü vardı. Hikâyenin sonunda onunla ilgili anımı da anlatacağım, bekleyin.
Yurdun bahçesinde bekleyen traktörün römorkuna yerleştik bütün kızlar. İki kişi de önde, aşçı amcanın yanına oturdu. Daha doğrusu traktörün yan taraflarına. Böylece şarkılar söyleye söyleye düştük yola. Traktör tepesindeki yolculuğumuz o kadar eğlenceliydi ki hâlâ o anın verdiği hazzı hissedebiliyorum.
Belki yarım saat gittik gitmedik, ağaçlıklı, bol yeşillikli piknik mekanımıza geldik. Kocaman ağaç dalları her yanı sarıyor, gökyüzü bile zor görünüyordu. Arabadan yiyecekleri, meyveleri ve oynayacağımız ip, top ne varsa hepsini indirdik. Oynadık, zıpladık. Çiçek topladık. Taç yapıp birbirimizin saçına taktık. Yakında dere vardı. Etrafında gezindik epeyce. Yaşar Amca da her zamanki gibi yemekleri hazırladı. Yedik, içtik bir güzel. Keyfimize diyecek yoktu doğrusu. Öyle yorulmuşuz ki, sıcak havanın da etkisiyle bazılarımız ağaç diplerinde uykuya bile daldı. Ben de uyuyanlardandım. Yaşar Amca da ötede bir yerlerde uzanmıştı. Bir anda Yaşar Amca’nın sevecen sesiyle uyuyanlar uyandı, yeşil otların arasında pinekleyenler toplandı bir araya. Yaşar Amca elinde kocaman bir karpuz olduğu halde bize sesleniyordu. “Haydi, karpuz tazecik, mis gibi, gelin de yiyelim hep beraber.” Ellerimizde karpuz dilimleri, hep beraber akıta akıta hem yedik hem gülüştük.
Sonra hava kararmadan toplanıp dönelim dedik ve öyle de yaptık. Tekrar eşyaları yükledik traktöre. Bu sefer öne kim oturacak tartışması falan derken bindik birden hepimiz. Şarkılar söyleye söyleye tuttuk yurdun yolunu. Yurdun bahçesine geldiğimizde önce traktördeki eşyaları boşalttık. Yaşar Amca’ya onları taşıması için yemekhaneye kadar yardım ettik. Daha sonra Gülçin, tutturdu traktörü süreceğim diye. Dediğim gibi Yaşar Amca‘nın ‘hayır’ı yoktu. Bunu da kabul etti. Gülçin daha önce kullanmış traktör. Biz de durur muyuz hiç, macera kaçmaz dedik atladık tekrar traktöre. Yurdun bahçesinin dışında yavaştan turladık biraz. Ama ne heyecan, ne eğlence! Görülmeye değer bir haldeydik.
Yaşar Amca baktı sürebiliyor Gülçin, çok da ses etmedi. Kendi de binmedi. Gülçin işi biraz daha ilerletti. Yurdun ilerisindeki ana yola doğru sürdü traktörü. Ana yol dediysem de toprak yol yine. Zaten okulun bulunduğu bölge şehrin de dışında yer aldığı için bir şey olmaz diye düşündük. Neyse, yavaş yavaş sürüyor Gülçin. Biz de arkada 5-6 kişi varız. Böyle toprak yolda ilerlerken bir anda korna sesleri, arabalar, kalabalık neye uğradığımızı şaşırdık. Meğer düğün varmış. Kendimizi düğün konvoyunun içinde buluverdik. Nasıl eğleniyoruz, nasıl kahkahalar atıyoruz, dün gibi aklımda. Gülçin de gülmeye çalışıyor ama yüzü de heyecandan kıpkırmızı kesilmiş. Ya bir şey olursa, diye korkuyor hem de incecik kollarıyla traktörün kocaman direksiyonuna hâkim olmaya çalışıyor. Bu şekilde belki yarım saat kurtulamadık konvoydan. Düğün ekibi de şaşkın gözlerle bakıyor bize. Ne işi var bu kızların traktör tepesinde diye. Arabalardan kafalarını çıkaran gençler bizi alkışlıyorlar, bir yandan da gülüyorlar halimize.
Güç bela dönüyoruz neyse yurda. Ama gülsek mi, ağlasak mı bilemiyoruz. Traktörden bir inişimiz var, evlere şenlik. Yurdun camlarından izliyor geri kalan kızlar. Yaşar Amca karşılıyor bizi. O da belli etmemeye çalışsa da korkmuş biraz. Akşam yemeğinde hem yiyoruz, hem anlatıyoruz bugün yaşadıklarımızı, gülüp eğleniyoruz hep beraber. Tabi Yaşar Amcamız da dinliyor bizi. Kırmızı yüzü ve tombik yanaklarıyla gülüyor o da. Kendimizce unutamadığımız bir yurt anısı eklemiş oluyoruz okul hayatımıza. Gerçekten de unutamamışım ki aradan yirmi yedi yıl geçmesine rağmen dün gibi hatırlayıp yazdım olanları.
Ertesi gün kendimizi okul idaresi tarafından disiplin odasında bulmamıza şaşırmamışsınızdır diye düşünüyorum. Aklı başında, düzgün talebelerdik hepimiz. Okulda sevilir, sayılırdık. Öğretmenlerimiz de, idareciler de dün olanlar karşısında bize ne diyeceklerini bilemez haldeydiler. Korktuk korkmasına da, bunda bu kadar kızılacak ne vardı, anlayamamıştık. Sırayla dinlediler hepimizi. En sonunda Gülçin’e ceza verdiklerini hatırlıyorum. Bizleri de uyardıklarını. Ama unutamadığım bir şey var ki hala içim sızlar hatırladıkça. O günden sonra, bir daha Yaşar Amca’yı görememiştik. Eğlencemizin cezası ona kesilmişti maalesef. Takip eden günlerde ise yemekhanede yeni bir aşçının işe başladığına üzülerek şahit olduk. Ondan sonraki günler ve hatta yıllar işe bu yeni aşçı devam etti. Ama ne yemekhanenin, ne de yemeklerin tadı hiç bir zaman eskisi gibi olmadı. Gözlerimiz pala bıyıklı, göbekli ve kırmızı suratlı Yaşar Amca’mızı aradı her zaman. Onun tek suçu bizleri ailesi gibi sevmesi ve ‘hayır’ kelimesini bilmemesiydi. Bizlerinse bu masum isteklerimizin suç olabileceğini düşünmeyişimiz. Ailelerimizden uzak geçirdiğimiz sıkıcı günleri, eğlenceye çevirme ihtiyacımız masum birinin işten çıkarılmasına sebep olmuştu. Hakkını helal etmişsindir inşallah Yaşar Usta’m. Seni o güler yüzünle hala anımsıyorum. Bütün yurt arkadaşlarımın hafızasında da iyi kalpli aşçı amca olarak kazındığına inanıyorum.