Yüksüz

109 0

Bu defter ödünç, bu kalem de. Masayı da parayla almadım. Duvarlarımı kumardan kazandığım parayla boyadım. Tablo hediye. Kıyafet koyduğum dolabı ve radyoyu çöpten buldum. İçtiğim bardağı bit pazarından arkadaşıma aldırdım ki dolabımdaki kıyafetler de onun eskileri…

Kim olduğumun bir önemi yok, belki de yalnızlığımız denk gelmiştir bir hüzünde, kim bilir… Şu an odamda birkaç kişiye yetecek kadar mutsuzum ama bence bunun da bir önemi yok. Çünkü benim gibisin, benim gibilerden biri, ben de elbet birileri gibiyim; ölü ya da diri. Yani çoğuz, kıymetsizliğimiz de bundan.  Belki senin birkaç gün sonran veya birisinin birkaç gün öncesi gibi dolduruyorum kadehimi. Kadehimi tanıyorsun artık, içkiyi de zaten bakkala yazdırdım. Arkadaşımın arabasından aldığım eski sevgilisinden kalma sigarayı yakıp düşünmeye başladım; sanki daha sessiz bu mevsim, diğerlerine nazaran. Evvel seneki haline göre daha sinmiş. Büyümüş mü demeliyim yoksa yaş mı almış aylarca süren kışın kederiyle? Havanın daha erken karardığını fark ediyorum artık, olması gerekenden daha erken. Gün de bıkmış, yorulmuş olmalı muhakkak. Benim gibi; umutsuz, kaçarlı, karanlığa telaşlı tavrı da bundandır belki… Bir duygu var içimde, bir şeyler eksik mi demeliyim yoksa fazla mı? İnan adını bile koyamıyorum. Bazı şeylerin eksikliği fazla gelebilir insana, söylerken kulağa tuhaf geliyor biliyorum. Eksik – fazla, beyin ilk başta diyor ki “Az nasıl tekabül edebiliyor çoğa?” ama bir süre sonra idrak ediyor beyin, azın başkalaşarak çoğaldığını. Hem yalnızlık da böyle doğmuyor mu? İnsanlar azaldıkça yalnızlık çoğalmıyor mu? Karşılıklı çaresizce üzülebileceğim insan eksikliği duyuyorum hayatımda ve bu eksiklik, karşılıksız bir özlemi çoğaltıyor. Sonra özlem de başkalaşıyor…

Son biramı geçen yıl hediye gelen sürahiden içiyorum. Keşke vazom olsaydı da ondan içseydim. Hem kaç kişi vazodan bira içme ayrıcalığına sahip olmuştur şimdiye kadar? İnsan bazen kendini özel hissetmek için garip işlere kalkışmıyor değil… Gördüğün üzere hayatımın en verimli anlarında değilim. Gerçi verimli olduğum anları da pek hatırlamıyorum. Şu an kaç sigaram kaldı acaba? Ki belli bir noktadan sonra içtiğin sigara da anlamını yitiriyor. Ellerin, ciğerlerin kâle almıyor, yolgeçen hanına dönüyor dudakların. İnan, hangi kelime ne renk çıkıyor ağzından önemi olmuyor. Yani önem azalıyor. Önem azaldıkça boş vermişlik çoğalıyor, çoğalan şey her zamanki gibi başkalaşıyor; ölü bebeklerin üzerine basa basa yürüsen, Arnavut kaldırımları kadar rahatsız dersin. Anlayacağın, vaziyet gittikçe vahimleşiyor!..

Titriyor elim, kalemim, kadehim… Titriyor sigara dudaklarımda. Titriyor dumanı, titriyor gözlerim… Belki de bu şartlar altında kaderimi derhal bırakmalıydım camii avlusuna ama yok mu şu geç kalmışlık hissi, insanın yakın sandığı sinsi arkadaşı gibi. Vardır herkesin hayatında böyle biri ancak şunu unutma; bunun en tehlikelisi, insanın kendi içindeki sinsi.

Şimdi ben gidiyorum, güneş bugün zamanında gelir mi dersin? Zaten çok da bir yüküm yok, azlığımın ağırlığına katlanamıyorum sadece. Köz kadar biçimsiz, kor kadar sinik ve duman kadar savrulmaya el verişliyken; müsaade kesin böyle zamanlarda icat edilmiştir diye düşünüyorum. Gazlar, jiletler, haplar büyümüştür ve kimi nereden iteceğini de biliyordur artık balkonlar. Belki de bu mevsim ve ben, bu kadardık; bu kadardık be! Sadece daha erken kararacağız, diğerlerine nazaran.

Bir cevap yazın