Hiç düşündünüz mü hayatınızdaki renkleri. Ve renkler sadece görülenlerden ibaret mi? Duygularımız da bir tür renk kabul edilemez mi? Sahi siz hayatınızdaki renkleri ilk ne zaman keşfettiniz, ne vakit bildiniz. Gökyüzündeki sonsuz maviye ilk ne zaman dalıp gittiniz. Peki gök mavisinin ruhunuza kattıklarını ilk ne vakit hissettiniz. İlk ne vakit göğün bağrına kanat takıp uçabilmeyi, hayallerinizi bulutlara resmetmeyi öğrendiniz. Yalnız mıydınız bu keşifte veya var mıydı eşlik edeniniz.
Benim hayatımın renkleri henüz ilkokula başlamadan önce hayatıma girmiş meğerse çok sonradan öğrenecektim. O zamanlar boya kalemlerim yoktu ve bir resim defterim. Her Pazar sabahı annemin biz doğmadan küçük avlumuza kurduğu çamaşır kazanının dışında görecektim karayı, altta tüm gün yanan odunların külünde bulacaktım grimsiyi. Yaz başı rutiniydi sanki yol yapım çalışmaları her sene. Utanırdım, annem yol yapan ustalara çay yaptım bunu götür dediğinde. Ne gerek vardı ki işte. Sanki mahallede bizden başka kimse yoktu ustalara çay yapıp götürecek. Hem ne vardı beni hiç tanımadığım amcalara hizmet ettirecek. Utana sıkıla alırdım elime tepsiyi götürürdüm onlara. Onca yorgunluğu çaydan bir yudum alınca dindiren ustalar nasıl dua ederlerdi bana. O zaman biraz sevinirdim. Çocuktum bakışlarını koru derdi annem, direk yüzlerine bakma, yan taraflarında dur ya da bırak gel tepsiyi alırsın sonra. Sonra bir gün başımı okşadı içlerinden biri, başımı kaldırıp yüzüne baktığımda fark etmişim emeği, gayreti, alın terini. Besberraktı rengi, alın terinin dupduru idi. Ve yüzlerdekilerin kir değil toprağın rengi olduğunu, dökülen alın teri ile birleşince kahverengimsi bir hal aldığını. Hava sıcak mı sıcak hararetten yanacak yoldan geçenler, pazarcılar, sokaktaki hayvanlar derdi annem. Boyum kadar olan toprak küpü yıkardık beraber. Yer eviydi evimiz, tahta kapılıydı bahçemiz. Hemen kapının önündeki duvarın dibine, devrilmesin diye etrafına dizdiğimiz kiremitlerle yerleştiririz küpü. Hemen bir iki adım mesafesine konan yayvan toprak kap biz yalak derdik eskiden. Kediler, köpekler bazen de minicik kuşlar kumrular için konur ikram olunurdu bir yudum “Su”. Ve ben ilk o vakit görmüşüm merhametin sadece evin içindekine değil, herkese ve her canlıya sunulduğunu. 45-50 derece sıcak altında suyu içip ferahlayanların dualarında, teşekkürlerinde görmüşüm şükrü, tefekkürü. Sonra her sabah elime tutuşturulan çalı süpürge ile süpürdüğüm sokak kapısının önünde keşfetmişim çevre temizliğinin önemini. Ve temizliğin ilk şartının kendinden başladığını, özünde taşındığını… Yaşadığı bedenine, ruhuna, evine, çevresine yayılan temizliği işlemiş annem zihnime. Sonra kapı önüne diktiğimiz çiçeklerde görecektim renkleri. Yeşilin hayatımızdaki huzuru temsil ettiğini. Kokularında bulacaktım vazgeçilmez rayihanın büyüsünü. Şimdilerde hala orta refüjlere dikebildiği güllerde gördüğüm gibi. Taş duvar betonlar size yenilmeyen bir tarafımız hala var diyebilmeyi.
Her insanın kendine özgü bir hikayesi var. Duyguları, rengi, resmi, aşkı, varoluşu, olamayışı, ayrılıkları, sevinçleri, hüzünleri kısacası devam eden hayat serüveni, serüvenin renkleri var. Devam eden ve edecek. Ta ki bir gün, bir sala vakti adı okununcaya dek…