Bir gün maaşlarımız iki katı arttı. Serviste, otobüste, fabrikada gördüğüm herkes iki katı sevinçli, mutlu ve hatta akşamına sarhoş olacakları bile vardı. Bütün gün izledim bu kurbağaları; şişine şişine, vırak vırak ortada dolanmalarını. Bunlar saf olamayacak kadar salaklar, bir an dedim; Çıkıp bir yüksekliğe, beni büyük görebilecekleri bir yere, avazım çıktığı kadar bağırayım “Ulan salaklar! Ey salaklar! Bugüne kadar devlet verdiği hangi fazla lokmanın bokuna muhtaç etmedi sizi?” sonra an geçti ve “Salağa salak olduğunu izah edemezsin.” sözü ile muhafaza ettim sessizliğimi. Hayvanat bahçesindeymiş gibi hissettim tüm gün kendimi; Burada öleceğini bilen tek mahlûk benmişim gibi! Mesai bitti. Herkes iki katı paklandı, kirli bile demenin iltifat olacağı tuvalette. Servis önündeki herkes birbirine sigara ikram ediyordu. Yol boyunca şen şakraktı hepsi. Gelin evine götürülen süslü kınalı koçlar aklıma geldi.
Vardım bakkalımıza, içeride bir kadın, iki tane süt alıyor yavrusuna. Kocasının maaşı artmış iki kat, ballandıra ballandıra anlatıyor. Aldığı yara nedeniyle kurtulamayacak askerlere morfin verilir, son anlarında huzur bulsunlar diye, işte tam olarak o aklıma geldi. Kedimin sevdiği dokuz dilimli salamdan aldım, bugün maaşımız iki kattı sonuçta, her canına bir dilim, ah yavrucağım benim… Güzel bir duş aldım, suyla seviştim, sarıldım ve hatta ağladım. Çünkü su farkında değildi yarının! Oturdum koltuğuma, kucağımda besledim kedimi. Dinledim o güzel şapırtılarını ve okşadım tüylerini. Her bir tüyünden af diledim; “Bağışla beni, bir daha böyle güzel besleyemezsem seni.”
Doğdu güneş, cellât kadar masum. Ev biraz huzursuz. Elimi yüzümü yıkadım ama su bir garip davranıyordu, önemsemedim. Kedimin suyunu, mamasını kontrol ettim, sonra da kendisini. Huzurluydu, rahat ve güven içinde uyuyordu. Aklıma “Ben neden bunlara sahip değilim?” diye bir soru geldi. Ben, kedimi himayeme almıştım, yani onun vatanı benim evim ve ben de onun devletiydim. Barınması, sağlığı, yaşam koşullarını düşünüyor ve iyileştirmek için çaba sarf ediyordum. Peki, ben bu vatanda, bu devletin himayesinde “Neden bunlara sahip değilim?” diye düşünüyorsam, sorun acaba nerede? Ben de bu evde tek başına iktidarım, devletim de uzun süredir öyle. Üzerimi değiştirmeye doğru giderken dedim ki “Yok ya, devletimin iktidarında sorun olabilir mi hiç? Sorun benim, benim kedi olmamamda…”
Servisten önce hep fırına uğrayıp iki simit alırdım. Tezgâhtarı tanırım, bu sabah öncekilere göre daha mutsuz, tahminen en az iki kat. “İki simit lütfen” dedim “ON PARA” dedi. Gözlerimi kısıp baktım simitlere, iki kat daha güzel değillerdi ama fiyatı artmıştı iki kat! “Biri kalsın” dedim, yani daha az doyarım, daha az yerim dedim. Bunu isteyerek demedim, bunu zorla söyletti bana devletim. O an aklıma işkence ile Ahmet yapılan Mehmet’ler geldi. Taktım koluma poşeti “Devletim tecrübeli, devletim bilir işini!” diye dalga geçtim halimle. Servis geldi, bir bindim servise ki sanırsın herkesin çocuğu aynı gün vefat etmiş! Sigara kokusu kadar ağırdır stresin kokusu, hemen fark edilir. Radyoda sabah haberleri; “Ekmek fiyatları iki kat arttı! Ev sahipleri kiraları iki kat arttırdı! Bakliyat ürünleri iki kat… Sigara iki… Süt ve süt ürünleri… Elektrik, su iki kat arttı!” Serviste homurtular da arttı ama sabah suyun garipliğini, evin huzursuzluğunun da nedenini anlamış oldum…
Girdik fabrikaya; Sabunlar yarım, musluklardan ikisi yoktu. Topladılar bizi mutfağa ve ustabaşı geldi “ Bundan sonra ya On çayı ya da Üç çayı olacak, aranızda karar verin! ” dedi. Hâlâ tercih hakkımızın olmasına çok şaşırdım. Yani gelip “Artık sadece üç çayı var!” deseydi, buna kim itiraz ederdi? Sonuçta maaşımız iki katı değil mi? Saat on oldu. Birinin canı çay çekti, diğerinin sigara. Çay yok, sigara pahalı, çakmak yanmıyor… Çocuğu olan, evine zam gelen mesai yazdırmayı düşünmeye başladı. Artık aynı şeyler için iki katı çalışmalı…
İzledim, nasihatinde yanılmamış baba hüzünlü. Ve düşündüm; Onurumuz, emeğimiz, haysiyetimiz iki katı ucuz; HER ŞEY İKİ KATI pahalı. Su kaynadı, kurbağaların söz hakkı da kalmadı artık!