Küçümseyen, hele de acıyan o bakışlar yok mu ya! O kadar incitmişti ki yüreğini. O kadar sızlatmıştı ki yarasını. “Nasılsın” derken bile, kendisinin iyi durumda olmadığının altını çizen ve bundan şeytani bir zevk duyan o sahte ilgiler o kadar acıtmıştı ki içini. Daha fazla duramadı orada. Yalnızlığının sessiz ve tarafsız kucağına bir an önce atılmak için hızla ayrıldı bulunduğu ortamdan. “Vakit senin için daha çok erken, bu saatte evde ne yapacaksın” diyen, ima yüklü sözleri de ardında bıraktı böylelikle. Koştu yıkık dökük viranesine. Uzun zamandır uğramamış gibi sabırsızlıkla birer ikişer tırmandı gıcırdayan merdivenleri. Karanlıkta el yordamıyla bulduğu kibritle yaktı gaz lambasını. Çekti pencerenin yırtık perdesini. Her yerine sadece kendi kokusunun sindiği, tavandaki tahta ve tahtalardaki budak sayısına kadar her bir köşesini, her bir şeyini çok iyi bildiği, bir zamanlar babasının küfürleriyle, anacığının yanık türküleriyle çınlayan bu duvarlar yine kucak açtı kendisine. Her bir şeyini, her bir gizini, her bir günahını bilen, gülüşlerine de ağlayışlarına da defalarca tanıklık eden bu ev, yine bağrına bastı kendisini. Üstelik ne kadar da sırdaştı O. Yağmurun, ışığın ve soğuk havanın rahatça girip çıktığı boşluklarından, tek bir söz tek bir sır bile sızmamıştı dışarı. Kimseye ne serzenişlerini ne de yakarışlarını anlatmamıştı bütün köhneliğine inat. Loş ışıkta titreyen gölgeleri seyretti bir süre hiçbir şey düşünmeden, hiçbir şey kurmadan zihninde. Sitemlerin, kırgınlıkların, isyanların, hırsların ve arzuların hatta hayallerin bile sustuğu bu vakitler ne kadar güzeldi Onun için. Kendi çöplüğünde eşinen horoz gibi hissetti kendisini. Sanki dünyanın en mutlu ve huzurlu kişisi oydu. Mutluluk hiçbir şeyi düşünmemek, hiçbir şeyi arzu etmemek, hiçbir şeyden etkilenmemek miydi yoksa? Öyleyse şu an çok mutlu olmalıydı. Çünkü bunun farkında bile olamayacak kadar kendinden geçmiş durumdaydı. Farkındalık ise mutluluğuna gölge düşürecekti. Her nedense, anlaşılmayan güzellik, paylaşılmayan mutluluk değerini yitirmekteydi. Paylaşma ise yeni bekleyişler ortaya çıkarıyordu. Bu da yeni sorunlara kapı aralamaktaydı. Kaç kişi başkasının mutluluğuna gerçek anlamda sevinebiliyordu ki… Kaç kişi kendisinde olmayandan keyif alabiliyordu ki… Çok az belki de hiç diyeceksiniz sanırım. Doğru söylüyorsunuz da bunun böyle olduğunu nereden biliyorsunuz? Acaba bu sezi, bu algı, kendi iç dünyamızın, hislerimizin bir yansıması mı yoksa? Kişi kendinden pay biçer değil mi? Eyvah ki ne eyvah!.. Gerçekten de öyle. Bunu siz de biliyorsunuz ben de.
Cır cır böceklerinin serenadıyla medidatif halin en üst basamağından gölgeler dünyasının karanlığına geri döndü. Bir sigara yaktı. Yaslandı kirden renk değiştirmiş yastığa. Hafızasına kaydettiği görüntüyü açtı yine. Doğu ekspresinde, trenin raylarla buluşmasıyla ortaya çıkan ritmik ses ulaştı yine kulaklarına. Pencereden kompartımana dolan sert rüzgar dalgalandırdı, hiç ak düşmeyecek sandığı simsiyah saçlarını. “Es” dedi yine “Yiğidin bağrına bağrına es be gâvurun rüzgarı es!” Esti gerçekten gavurun rüzgarı ama çok sert. Savurdu yiğidi oradan oraya. Sevdi olmadı, çalıştı olmadı. Aldandı, aldatıldı. Kandı, kandırıldı. Her şey Ona sahip oldu da, O hiçbir şeye sahip olamadı. Gerçi kimsenin hiçbir şeye nihai olarak sahip olduğu hiç bir şey yoktu zaten. Küsmece olmamalıydı hayata. Çünkü hiç suçu yoktu, ne feleğin ne de kaderin. Yaşanan her şey bizim veya başkalarının bizimle olan tercihleriyle ilgiliydi. En çok tekrar edilen eylem ve düşünceler gerçekleşirken diğerleri suya yazılan yazı gibi silinip gidiyordu. Kaybedilen hiçbir şey yok şu hayatta. Yitirdiğimizi zannettiğimiz her şey aslında kaydedip fikir ve düşünce olarak kullandıklarımızdır. Bu yüzden her şeye kaybedilen değil kaydedilen gözüyle bakmalıyız. Zaten sonsuza taşıyabileceğimiz şey de sahip olduklarımız değil
kaydettiklerimizdir. Serin serin saçlarına üfleyen rüzgâr, sürekli değişen manzara, uzaktan gülümseyen karlı dağlar, dereler, salkım söğütler ve gün ışığının canlandırıcı müziği ile bir kez daha yeşerdi ümitleri. Her şeye rağmen hayat devam ediyordu. Geçmişle dertlenmek kimseyi mutlu
etmemişti şimdiye kadar. Aynı tecrübeleri yaşamak da nesin nesiydi. Ne istediğini zaten biliyordu. Ne yapmak gerektiğini de. Öyleyse hazır cemreler düşmüşken bahara ermeliydi. Sırılsıklam ıslanmalıydı nisan yağmurlarında. Şarkılar söylemeliydi umarsızca. Çiçek çiçek dolaşmalıydı rengârenk balları. Tatmalıydı şifa niyetine. Öyle
yaptı zaten! Öyle yapın zaten!