YOKUŞTAKİ EV

96 3

Yıpranmış montunun ceplerinde ellerini ısıtmaya çalışan genç adam, dalgın adımlarıyla her gün yürüdüğü yoldaydı. İnce uzun sokaklardan geçerken, birbirinin üzerine devrilecekmiş gibi duran eski evlerin tüm detaylarını ezberlemiş gibiydi. Her sabah günün ilk ışıklarında eskimiş umutlarıyla evinden çıkar, akşam dönüş yolunda ise yılgınlıklarını taşırdı ceplerinde… Yol boyu karşılaştığı köpekler; gün başlarken de biterken de bekledikleri kapıların önünden ayrılmazlardı. Mevsimler değişir, mahalle sakinlerinden ölenler olur, bazı evlerin kapılarına asma kilit, penceresine sahibinden satılık yazılırdı da köpekler yerlerini terk etmezlerdi. Tırmanırcasına çıktığı yokuşun tepesindeki müstakil ev, her an dağılıp parçalara ayrılacakmış gibi görünüyordu. Kırmızı kiremitli çatısındaki kırılmış düşmüş parçalar yağmuru içeri almaya davetiye çıkarıyordu. Derme çatma tahta çitlerle çevrili dar avluda iki plastik sandalye vardı. Ayak boyları birbirinden farklı küçük tahta masa direnmişliğin yorgunluğuyla son anlarını yaşıyordu. Yokuştaki evin sahibi işçi bir babayla, Anadolu kokan bir anneden geriye kalan Erdem’di… Bin bir zahmetle bitirdiği eğitim fakültesinden mezun olduktan sonra yıllarca atanmayı bekleyen edebiyat öğretmeni Erdem… İnşaatlarda çalışmadığı günlerde mahallenin çocuklarına derslerinde yardım ederdi. Yüzüyle bütünleşmiş gülümsemesi, zayıf ince uzun bedeni kocaman siyah gözleriyle kavaklı yokuşu çocuklarının Erdem öğretmeniydi. Naif ses tonu, tane tane anlattığı konuları, sınırsız sabrı, okulunda haylaz damgası yiyen çocukları bile yola getirecek nitelikteydi. Babası Rıza Efendi okula gidememiş olmanın içinde tortulanan ukdesi ile oğlunu okutmak için çok çaba sarf etmişti. Çocukcağızın mezun olduğunu göremeden geçirdiği bir iş kazasında, köyünün mezarlığına sessiz sedasız defin edilmişti. Çalıştığı kurumda güvenlik önlemleri vitrin önü için hazırlanmıştı. Erdem ihmaller sonucu kaybettiği babası için dava açmış ne yazık ki yıllardır sonuca ulaşmamıştı. Gasilhanede babacığının nasırlı ellerini son kez öptüğü o gün, ömrüne açılan bu boşluğun asla dolmayacağını biliyordu. Babası akşam yemekleri sonrasında, pencere kenarındaki tahta sedire oturur itinayla tütün sarardı. Çayından bir yudum alıp sorardı oğluna. Huzur nedir ki oğul? Sobadan buharlaşan penceremiz, fokurdayan helal çayımız, senin yanı başımda oturuşun ve illaki annenin odanın içinde gezinen küçük adımları… İnan başka şey değil derdi. Ne garipti oysa dünya… Alın teri ekmeğine düşen adamlar kaybederken, üç kuruş fazla kazanmak için ölülerden merdivenini yapan adamlar yükseliyordu. Yine ne garipteki; elleri nasırlı bir adamı, elleri nasırlı diğer adamlar öğle namazına müteakip defin ediyorlardı… Adı Rızaydı Rıza olmasına ama razı gelmezdi haksızlığa, arsızlığa, namussuzluğa. Âşık Veysel’i çok sever türkülerini dinlerdi. Adamlık insanlık diplomayla değil elbet oğul, amma velâkin okumak insanı yontar inceltir derdi. Babasının ardından ne zaman Veysel’i dinlese, onun açık giden gözlerini, vücudundaki yaraları kırıkları düşünüp ağlardı Erdem. Sahi hikâyesindeki boşluklar için savaşırken dünyayı seyre vakit bulamamış adamların gözleri açık mı giderdi? Sahi evleri yokuşta olanların hepsi Veysel’i mi dinlerdi?
O gün inşaattaki işini bitirip eve dönmeden 8 elma, gıda boyası ve 8 tahta çubuk aldı. Akşamdan elmalı şekerler yapacak kavaklıdaki çocukları sevindirecekti. Nede olsa elmalı şekerlerin maliyeti düşük, verdiği mutluluk yüksekti… Evine geldiğinde çok üşümüştü, hemen emektar sobasına bir kaç odun attı. Alt kısmı isten simsiyah olmuş alüminyum çaydanlığı sobanın üzerine koydu. Divanın yan tarafındaki masanın üzerine, kuş kabı gibi küçük kaplardaki kahvaltılıkları getirdi. Bayatlamış bir kaç parça ekmeği de çaydanlığın yanına ısınması için bıraktı. O sırada içeri sızan yağmur damlaları için plastik kaplar getirip yerlerine koydu. Üç kattan oluşan raftan bozma kitaplıktan bir kitap seçip oturdu. Tam o sırada kapının hızla vurulmasıyla irkildi. Açtığında karşısında nefes nefese kalmış çocukla göz göze geldi.
Hayırdır Samet ne oldu?
Hocam girebilir miyim?
Tabiî ki buyur
Samet 13 yaşlarındaydı. Zor koşullarda yaşam mücadelesi veren ailesine karşı biraz isyankârdı. Okulunda da dışlanmış yalnız bir çocuktu. Islanmıştı, küçük yumruklarını sıkmış dokunsalar ağlayacak gibi duruyordu.
Bende tam bir şeyler yiyecektim, önce karnımızı doyuralım sonra konuşuruz. Çocuğa kurulanması için havlu ile giymesi için bir iki parça kıyafet getirdi genç adam.
Bu arada babana söyledin değil mi bana geleceğini, vakit geç olduğundan merak ederler seni.
Hayır, söylemedim hocam, bir daha o eve dönmeyeceğim. Gideceğim ben, gitmeden sizi görmek istedim. İçinde fırtınalar kopan çocuk koca adam gibi konuşuyordu.
O halde izin ver babanı arayayım, burada olduğunu söyleyelim ki rahat rahat dertleşelim. Samet bilmem der gibi dudak büktü. Erdem çocuğun babasını arayıp ders çalışacaklarını sonrasında eve bırakacağını söyledi adama. Sokakta oğlunu arayan adamcağız derin bir nefes almıştı.
Allah razı olsun senden hoca. Onunla iyice konuş. Yahu anadan babadan utanılır mı?
Tmm cemil abi sen merak etme…
Sessizce bir kaç lokma yediler. Erdem fark ettirmeden çocuğun beden dilini okuyordu.
Bende yarın için elmalı şeker yapacaktım. Gelmen iyi oldu bana yardım edersin.
Olur dedi Samet.
Biliyor musun çalıştığım inşaatın mütehaitinin senin yaşlarında bir oğlu var. Geçenlerde babasıyla gelmişti. Voleybol antrenmanı varmış babası bıkacakmış önce işe uğrayınca karşılaştık. Marka ayakkabısı, akıllı saati, son model cep telefonu vardı. Gözleri kocaman açılan
Çocuk
Ya öylemi dedi.
Evet, ofiste oturuyordu. Molada yanına gittim. Bir şey istiyor mu diye sordum.
Sert bir şekilde babasını sordu. Şimdi beni burada unutur. Söyle de çıkalım, yetişemeyeceğiz. Öyle şey olur mu unutur mu seni, çok az işi kalmıştır şimdi gelir dedim.
Onun işi bitmez, veli toplantısını unutur, maç saatimi, doğum günümü bazen beni okuldan almayı bile unutur. Samet şaşkın şaşkın Erdeme baktı
Nasıl yani?
Öyle işte oğlum…
Sana bir şey soracağım, sen babanı nasıl anlatırsın bana?
Başını öne eğen çocuk titreyen sesiyle, Güvenmek ve şefkat derim hocam. Bu güne dek yeni hiç bir şeyim olmadı. Bisikletim ikinci eldi ama babam boyayınca yeni gibi olmuştu. Ayakkabılarımdan su girmesin diye düzenli tamir eder. Ne bileyim veli toplantısına tek takımı olan lacileri giyip gelir. Gülümsedi sonra çocuk, patlayan futbol topumu bile onarmıştı babam… Yani elinden her iş gelir. Araya girdi Erdem; akıllı saatin olsaydı o saat sana unutulduğunu hatırlatsa mıydı daha mutlu olurdun, yoksa sürekli bozulan saatinin ibresi ne olursa olsun babanın yanında olduğunu anımsatmasıyla mı? Büyük bir sessizlik oldu küçük odada. Sonra Samet haykırarak hemen büyümek istiyorum hocam, babam kendini paralıyor ama yetmiyor yetişemiyor…
Elbette büyüyeceksin acele etme, yapmak istediklerine odaklan, derslerine çalış hedefini belirle. Bak oğlum içine doğduğumuz yaşam elimizde değildir, yarın içinde var olacağımız yaşamı seçimlerimiz çabamız belirler.
Şimdi kalk bakalım şu şekerleri yapalım sonra doğru eve.
Yerinden ok gibi fırlayan çocuk emredersiniz hocam dedi. Gülüşerek mutfağa geçtiler… Gün ağarırken evden çıkan Erdem, bu gün erken döneceğini çocuklarla oynayıp onlara elmalı şekerlerini vereceğini hesaplıyordu. Sonra Samet’i düşündü, iyi olacak diye geçirdi içinden. İnşaata vardığında üzerini değişti 7 kata çıktı. Arkadaşlarının kimi türkü söylüyor, kimi birbiriyle şakalaşıyordu. Bir kaç saat geçmişteki büyük bir gürültü koptu. Bağırış figan birbirine karışmıştı.

  • Düştü!
  • Adam düştü!..
  1. Kattan zemine bakanların çoğu donmuş gibiydi. Aşağıya doğru koşanlar, duvarın dibine çöküp kafasını ellerinin arasına alıp ağlayanlar… Yerde boylu boyunca yatan gencin gözleri açıktı. Çakıl çimento toprak karışımı engebeli zemin kırmızıya boyanmıştı.45 dakika sonra gelen ambulanstaki hemşire kazazedenin öldüğünü söylemişti. Kavaklının köpekleri aynı yerdeydi, çocuklar aynı evlerde. Yokuştaki evin mutfağındaki elmalı şekerler günlerce bekledi. Artık Erdem öğretmen, yokuş tırmanarak hayatta kalmaya çalışanların, düzlüğe kazılmış evlerindeydi. İşçi Rızayla yan yanaydı. Kim bilir belki Veysel ile de aynı mahallede…

3 comments

  1. Tüyleri diken diken eden bir son ve mükemmel bir betimleme.

  2. Roman tadında yazıları seviyorum.5 dkk da günlerce roman okumuşluk hissiyatı oluyor insanda.sizin yazılarınızda aynen öyle.ne kadar hüzünlüde olsa ..

  3. Tabiri caizse ruhun içine ince bir sızı gibi işleyen,etkisinden zor çıkılacak bir öykü. Kaleminin gücü yadsınamaz gerçeklikte, ümit ediyor ve inanıyorum ki hak ettiği değeri görücek. kaleminize sağlık yüreği güzel insan.

Bir cevap yazın