SÜRGÜN ÖĞRETMEN

225 0

Yıllarca öğrencileriyle birlikte heyecan dolu bir eğitim hayatı yaşayan Hüseyin Bey, mesleğini severek yapan, her dersine ilk dersiymiş gibi giren bir öğretmendi. Öğrencileriyle arası genellikle iyi olmuştu. Hani okulun popüler öğretmenleri vardır ya, işte onlardan biriydi. Bir zaman sonra hiç de ciddiye alınamayacak sebeplerden ötürü mesleğine veda etmesi gerekti. Aslında bu bir vedadan ziyade sürgündü. Yurt dışına çıkmak zorunda kalmış, sevdiği her şeyden uzak, bir sürgün hayatı yaşamaya başlamıştı.

Hâlinden çok şikayetçi değildi aslında. İyi kötü bir hayat kurmuştu kendisine. Eşi ve çocukları yanındaydı. Onların varlığı kendisine güç veriyor, onlar için ayakta kalmalıyım düşüncesi kendisine motive sağlıyordu. Sürgünde fena sayılamayacak bir iş tutturmuştu. Hanımı ve çocukları da kendilerine arkadaş ortamı kurmuştu bir şekilde. Ama işte, içinden çıkarıp atamadığı bir duyguydu öğretme sevdası. Fayans taşımaktan nasır tutan ellerine bakıp sık sık iç geçirmesi yorgunluktan değil, asıl mesleğine olan özlemdendi. Hâline şükretmesine ediyordu tabi fakat tekrar mesleğine kavuşsa diye de dua ediyordu bir yandan.

Sürgününe sebep olan meseleler hakkında pek fikir sahibi değildi. Sadece ülkesine dönemeyeceğinin farkındaydı. Geceleri rüyalarında sık sık kendisini ders anlatırken görüyordu. Yine öyle bir rüyanın içindeydi şimdi: Ani bir kararla kendisini memleketine çağırmışlardı. Apar topar hazırlanıp yola çıkmıştı ailesiyle. Hanımı, çalışacakları okula kendisinden önce varmıştı. Bu sırada kendisi de resmi işlemler için kasabadaydı. Burası karlarla kaplı bir doğu kasabasıydı. İşe başlayacakları mevsim düşünülünce bunun ani bir atama olduğu belliydi. Hanımını okulda müdür ve rehber öğretmen karşılamıştı. Ona okulu gezdirirken bir yandan da bazı sorular soruyorlardı. Nerden geldiniz? Resmiyetinizde bir sıkıntı yok değil mi? Hanımı da onlara gayet sakin ve üstü kapalı cevaplar veriyordu. Uzaklardan geldik. Resmiyetimize baktırdık. Eğer bir sıkıntı olsa buraya gelemezdik. Sorun yok gibi cevaplar verirken bir yandan da etrafı kolaçan ediyordu.

Binalar arasında gezerken liseli kızları gördü. Buranın bir ilkokul olduğunu düşünmüştü aslında ama demek ki birleşik bir okuldu. Bunu fark edince o kadar mutlu oldu ki, demek bu güzel lise talebeleriyle ilgilenebilecekti. Gözleri ışıl ışıl bakan bu öğrencilere o da sevgi ve hasretle baktı. İçlerinden küt saçlı olanı özellikle aklına kazındı. Müdür bey rehber öğretmene dinlenme odasını gösterip orada beklemelerini rica etti. Rehber öğretmenle birlikte mescide benzer bir dinleme odasına geçtiler ve içerdeki diğer öğretmenlerle tanıştılar. Bu sırada Hüseyin Bey işlemleri halletmiş ve okula varmıştı.

Annesi ve babası da onları karşılamaya okula gelmişlerdi. O kadar heyecanlıydılar ki. Yıllardır vatanından uzak kalmış oğlunu, gelini ve torunlarını görmenin mutluluğu vardı yüzlerinde. Hatta köyde yaşayan 89 yaşındaki dedesi bile bu haberi duyar duymaz kalkmış gelmiş, onlardan önce bu kasabayı ve okulu ziyaret etmişti bile. Hepsinin içlerinde öyle bir coşku vardı. Hüseyin Bey, eşiyle koridorda karşılaşmıştı. Eşi ona geride bıraktıkları evlerini ve eşyaları sordu. Evi hemen arkadaşlara devrettiğini, hatta öyle ki fırının içindeki keki bile bıraktığını anlattı eşi. Yani o kadar ani olmuştu ülkeden çıkışları. Ama bunların hiçbirine üzülmüyor, aksine vatanlarına ve işlerine kavuşmanın mutluluğunu duyuyorlardı. Umutla birbirlerine ve okullarına bakarken çocuklarıyla birlikte geçirecekleri güzel günleri düşündüler. Demek ki zor günler geride kalmıştı. Demek, tekrar severek yaptığı mesleğine kavuşmuştu. İşte bu mutluluk dolu hislerle gözlerini açtığında kendini gurbetteki odasında buldu.

Gözlerini tekrar kapattı, bir müddet açmadı ve tebessümle rüyasını yaşamaya devam etmek istedi. Rüyası bile bu kadar güzelken kim bilir gerçeği nasıl olurdu, diye düşünmeye devam etti. Yataktan çıkınca pencereden gökyüzünü seyre daldı. İçeri giren eşini fark etmedi önce. Ama yanına sokulduğunu anlayınca bu güzel rüyasını eşine anlatmaya karar verdi. Fatma Hanım, Hüseyin Bey’in sulanmış gözlerine bakınca kendisine bir şeyler anlatmak istediğini anlamıştı bile. Eşinin vatana kavuşma rüyalarına alışıktı ne de olsa. İçinden yine memleketi görmüş rüyasında, diye düşünürken gülümseyerek baktı ona. Eşini dinlerken sanki kendisi de rüyanın içinde yaşamıştı. Fatma Hanım Hüseyin Bey’in; hepsi rüyaymış meğer, diye sözlerini bitirdiğini anlayınca önce ona sarıldı, sonra eşinin elini kendi elinin içine alıp; elbet bir gün bu rüya gerçek olacak, dedi. Kocasının nasırlı ellerini sevgiyle sıvazladı ve kahvaltı için çocuklarını uyandırmak üzere kapıya yöneldi. Bu sırada yazmasının ucuyla gözyaşlarını silmeyi de ihmal etmedi.

Bir cevap yazın