Radyoya Dolan Uzaklar

74 0

Kar taneleri umarsızca birbirine çarpmadan, çarpışmadan uçuşuyorken radyodan gelen “Gide gide bir söğüde dayandım” türküsü ile eskilere, güzel günlere gidiyorum. Annemin sesi çınlıyor kulaklarımda. “Ben o yâre dağlar kadar güvendim. Güvendiğim dallar elime geldi. Elime geldi…”

Almanya’dan gelen upuzun çift kasetçalarlı bir teybimiz vardı. Arada sırada babamın çok sevdiği Barış Manço kasetlerini çalardık. Bununla birlikte gün boyu radyomuz açık kalır, içimiz dışımız “Türkü Türkü Türkiyem” olurdu. Annem, merdaneliden çıkan çamaşırları durularken banyodaki ekoyu kaçırmaz, radyoda çalan yanık türkülere eşlik ederdi. Sesi güzeldi ya da bana güzel gelirdi… Adeta yüreğinden diline dökemediği tüm acılarını türkülere üfler, nefesi daralıncaya kadar ağlardı. Sonra da bir yudum oksijen için pencereye koşardı.

Az önce boğulurcasına ağlayan kadın o değilmiş gibi, tâ karşı mahalledeki komşuya laf atar, uzaktan uzağa muhabbet ederdi. Bu defa neşeyle attığı kahkahalar, iki mahalleyi birden çınlatırdı. Böyle çabuk duygu geçişlerini nasıl başarıyordu hâlâ anlamıyorum. Gerçi komşularla tüm iletişimimiz girip çıkarken selam vermekten öteye gitmemişken, bu gibi terapötik hâlleri anlamam da imkânsız gözüküyor.

Bütün anneler ev hanımıydı, evinin hanımıydı ben küçükken. Sabahleyin eşlerini işe uğurlar uğurlamaz merdivenler süpürüle süpürüle eve girilirdi. Zaten küçük olan evlerimiz radyoda çalan türküler eşliğinde kolayca temizlenirdi. O zamanlar eşyalar insanlara hizmet ederdi, insanlar eşyalara değil. Hazır gıda tüketmeyi de bilmezdik biz. Kocalar ve okullu çocuklar için öğle yemeği hazır edilir, gelemeyeceklerse yanlarına sefer tasları konurdu.

Dertler türlü türlü değildi eskiden. Kaynana, kaynata, elti, görümce derdi olurdu. Hastalık varsa konu komşu yemeğini alır, yardıma yetişir, yaraları sarardı. Yokluksa herkeste vardı. Yoksulluk yaşadığımızı anlamazdık biz.

 En sadık dost kahveye gelirdi. Evde genç kız varsa kahve ona pişirtilir, o mutfaktayken gizli gizli dertleşilirdi. Muhakkak “Benimkisini kaynat yavrucuğum mideme dokunmasın. Aman köpük olmasa da olur, kahvesi iyi öğüşsün!” denirdi. Kızcağız kahveyi kaynatırken bizimkiler de muhabbeti kaynatmış olurdu. Koronalar, depremler, seller bu kadar dehşet verici değildi. O yüzden muhabbetleri baldan tatlı ve derindi. Dantel örtülerle, gümüş tepside kahvenin yanına güllü lokum gelirdi. Kırk yıl hatırı olan kahveler büyük bir keyifle içilir, neyse haller o çıksın fallar diye boşalan fincanlar ters çevrilirdi. Soğuyana dek üzerinde alyans yüzük bekletilirdi. Çöken telve ile yürekler kabartılır, üç vakte kadar gerçekleşecek muradlar söylenirdi. Mutlu olmak da, mutlu etmek de iyi bilinirdi.

 Kahvelerin ardından gün “Hadi çoban hamuru karalım!” teklifiyle devam ederdi. Evin küçük çocuğu birkaç komşuyu daha çağırması için yollanır, elinin işini alan gelirdi. Çoban hamuru; mısır unu ile karılırdı. Kaşığı önce tereyağına batırıp ardından hamurdan bir kaşık alarak tepsiye çiçek gibi dizilirdi. Üzerine yine tereyağı ve arzuya göre pekmez eklenir bir güzel afiyetle yenirdi. Çaylar demlenir, kısırlar yapılır yanına turşular çıkarılır evde ne varsa sofraya dizilirdi. Evde olmayanlar da komşulardan tedarik edilirdi. Yemek yer, birbirimizi yemeye ihtiyaç duymazdık. Gözümüz de karnımız da tok dururdu bizim.

Bazen çingene bohçacılar gelir, bohçalarını dökerler, çokta iyi olmayan cicilerini sergilerlerdi. Onlardan alınan kumaş ve nevresimler ilk yıkamada bir metre çekerdi. Bohçacıların ikna ve tasvir yeteneklerine hayrandım. Öyle ki:

“İşte yüzüm iki gözüm, kelem (lahana) göbeklim adi be alıveresin şu güzelim çarşaflardan!” derlerdi. Satabilmek için ne yapar eder; sözü allar pullar koca bohçayı boşaltır, giderlerdi.

Ah kelem göbeklilerim! Kırklı kilolarda gelin olup, iki çocuk sonrası ağırlığı seksenlere vuran evvel zaman güzellerim. Mahallemizin kat kat göbekli bir o kadar da mutlu kadınları… Şimdilerde ne çok özlüyorum sizleri. Eskiler mi güzeldi? Eskiden mi güzeldik demeyeceğim. Bugünün, yarın için dün olduğunu düşününce; yaşarken farkına bile varmadığımız güzellikleri geçmiş diye ardımızda bıraktığımızı görüyorum. Muntazam olanı geçmiş ve gelecekte ararken, bugünkü hayatı yaşayamadan geçirdiğimizi biliyorum.

Ne tatlıydı sokakta oynadığımız oyunlar. Akşam olsa da batmayan güneşler… Acıkınca ellerimize tutuşturulan salçalı ekmekler… Ayazda üşüyen ellerimiz… Eteklerim takıldığı için zincir atan bisikletim… Ve düşmelerim… Toz toprak içinde kalan üstüm başım… Kanayan dizlerim… Şimdilerde hayat, bisikletten düşmeye pek de benzemiyor. Düşünce yüreğimiz kanıyor, yara bere içinde kalıyor üstümüz başımız.

Ve ben, bu satırları bitirmişken kıyamet gibi bir depreme şahit oluyorum. “Ağzıma gelmişken dünya” kelimeleri incitmeden neler yazabilirim diye düşünüyorum. Yok yok! Akıl aciz kalıyor. Akla müracaat öfke veriyor. Kalbime bakıyorum. Çok acıyor. Yüreğim konuşmak istese de sözcüklerin çaresizliğinde boğuluyor dilim. Kalem naza, gönlüm niyaza durmaktan öteye geçemiyor. Rüzgârdan kanatlar takıp, yetişmek istiyorum her bîçareye. Güneşi çağırıyorum. Üşüyen minik ellere.  Kadınlar nahiftir. Analar ise güçlü. Anaların gücünü görüyorum. Betonların arasında bağırlarına taş basıp, yüreğinin sıcağında ekmekler pişiren…

Ve Allah… İnsanın açtığı yaraları sarmak için, yine insanı gönderen… Dostu düşman, düşmanı dost eyleyen…

“Bir küçücük radyoya dolan uzaklar…” Ve ben yaşaya yaşaya yaşlandırdığım geçmişimi şimdi daha çok özlüyorum. Nazım Hikmet gibi diyorum: “ Güzeldik biz eskiden, çok eskiden…” “Yürekler iç içeyken… Menfaatsiz, çıkarsız sevgiyi yürekten verirken… Sevmek, sevilmek ayaklar altına alınmamışken…”

“Güzeldik biz eskiden, çok eskiden…”

Bir cevap yazın