Tutuksuz Kitaplar – 3

112 0

Bu sabah titreyerek uyandım. Yanımda olsan sarılırdım sana, ısınırdım. Çok geceler üşüdüm böyle yalnız. Ben çocukken de üşüyünce annemle babamın koyunlarına koşar ısınırdım orada. Annem de üşüyünce beni çağırırdı bazen:

Gel kuzum ısıt biraz beni, derdi. Sımsıkı sarılır ısınırdık.

Selmaların bir komşuları vardı sen görmedin onu hiç yeni gelmişlerdi. Eşi gaziymiş. Arkadaşlarını kurtarmaya çalışırken iki bacağını da kaybetmiş. O anlatırken olayı, ben dayanamamış ağlamıştım. Biraz da beni yatıştırmak için gülerek şöyle demişti:

“Biliyor musun en çok ayaklarım üşüyünce zor oluyor. Onları ısıtacak bir çift sıcacık ayak yok artık.”

Allah selamet versin. Geçenlerde söyledi Selma; vatan haini, terörist diye tutuklamışlar onu da. Ahh! Neyse. Üzmeyecektim seni. Ne diyordum? Titreyerek uyandım bu sabah. Oysa dün sıcacıktı hava.

Sonbahar bir üşütüp bir terleterek geldi geçiyor bile. Sen bunları okurken belki de kış bastırmış olur. Kasım oldu. Kasımpatılar daha kasım gelmeden şenlendirdiler etrafı. Sahaflardan dönerken Nermin Teyze’nin yanına uğradım. Bahçesi yine çok güzeldi. Girişteki ağaçlar sarının kırmızının turuncunun yeşilin tonlarıyla boyanmış. Arkadaki küçük havuza varana dek renk renk kasımpatılar, horozibikleri, henüz veda etmeyen akşamsefaları, güller, adını bilmediğim türlü güz çiçekleri… Havuzun üzerinde renk renk yapraklar… Şadırvanın huzur veren sesi… Bir de bahçeye açılan mutfaktan gelen mis gibi tarçınlı kek kokusu… Bana çok kızıyorsun eminim şu anda. Ama anlatmasam çatlardım. Hem sen demiyor musun güzel şeyler yaz bana, içim açılsın diye. Al sana güzel şeyler.

Neyse Nermin Teyze’ye bir kaç kitap bıraktım. Güllü Yasin kitabı istemişti. Bir de torunu için hikâye kitapları… Oğluyla gelinine aynı kitabı aldırdı bu ay. Geçen bize geldiğinde bende görmüştü. Sana yazmak için okuyordum. “Ben bunlardan pek anlamam kızım ama sen bir sürü yerini çize çize okumuşsun bunun. Belli ki çok güzel… Ayşem de sever bunu o zaman.” demişti. Ben bitirince vereyim götür okusun harika gerçekten, dedim. “Yoook olmaz o çizikli kitap sevmez. Tertemiz olsun ister sen ona yenisini alıver olur mu?” demiş, biraz durup eklemişti “Recep’e de alsan o bu yazarı seviyordu galiba. Dua kitabı mı bunlar böyle diye sormuştum bir kez, hepsinde Amin yazıyor. Yok annem yazarın adı o, demişti gülerek.”

Kalındı ama onlar, yan yana duruyordu hepsi. Bu inceymiş yoktu bu. Okumamıştır. Al sen al ona da al. İkisi bir okusunlar. Aldım; Ölümcül Kimlikler – Amin Maalouf. Semerkant’ı bir solukta okumuştum. Senden önce bitirmiştim. Tanyos Kayası‘nı okurken biraz zorlanmıştım. Yüzüncü Adı Uludağ’da okumuştuk hatırlıyor musun? Dünya’nın sonundan bir yıl önceydi. Ve bunu engelleyecek tek şey Allah’ın gizli yüzüncü adıydı. O adın geçtiği kitabı arayan Baldassare’dı galiba. Emin değilim adından, tam hatırlamıyorum şimdi ama net hatırladığım bir şey varsa o da bu gezgine çok özendiğimdi. Adam Lübnan’dan İstanbul’a Londra’ya İzmir’e Lizbon’a Konya’ya hatırlamadığım bir sürü yere seyahat etmişti. Macera dolu seyahatler…

Beatris‘ten sonra Birinci Yüzyıl‘ı almıştım ben sonra. Çocuğumuz olmadığı için ilgimi çekmişti. Biz bir çocuk sahibi olamazken insanların ille de erkek çocuk sahibi olmak istemeleri ve bu yüzden kadınların dolayısıyla da insan neslinin sonunu getirecek saçmalıklar yapması… Diğerleri kadar sürükleyici olmadığı için “Okuma ben sana anlatayım.” deyince “Valla ne iyi fikir sen hep oku anlat bana, ne güzel olur.” demiştin hatırlıyor musun? Oldu işte bak! Okuyup okuyup anlatıyorum sana. Afrikalı Leo yazarın ilk romanı ve benim de ilk duyduğum ve maalesef hala okuyamadığım eser. Bu da benim sana ödevim olsun. Oku ve bana anlat. Aldım, getireceğim.

Fransız Arap dostluk ödülü almış bu romanla. Okumasam da sebebini tahmin ve takdir edebiliyorum. Zira Ölümcül Kimlikler‘i okumak yazarın hayatını daha iyi anlayıp eserlerini ve dünyaya bakışını daha iyi çözümlememi sağladı. Sadece yazarı değil insanlığın geçmişten bugüne beraberinde getirdiği bitmek tükenmek bilmeyen kimlik kazanım ve kayıplarını, arayışlarını, bunalımlarını, mücadelelerini hatta kimlik uğruna verilen savaşları, dökülen kanları ve tüm bunların nedenlerini, sonuçlarını, ilk devirlerden modern çağlara ve oradan geleceğe doğru yol alışta kimliklerin insan ilişkileri üzerindeki etkilerini ve zaman değiştikçe kimliklerin de nasıl değişime uğradığını ve bu değişimin durmaksızın devam ettiğini ve edeceğini anlamamı; hâsılı insan denen tanınması güç varlığı daha iyi tanımamı sağladı.

İnsan kimliklerinde mekân ve zamanın değiştirici ve dönüştürücü etkisini ve kimliklerdeki değişmezlikleri kendisi de bizzat tecrübe ederek kaleme almış. Gözlemleri de şüphesiz harika fakat deneyimleri paha biçilemeyecek ölçüde değerli. Sana kitaptan altını çizdiğim bazı yerleri öylece aktarmak istiyorum. (Aslında o kadar çok yerin altını çizdim ki…)

“Ben yüzyıllardır Lübnan dağlarına yerleşmiş ve o zamandan beri art arda göçlerle Mısır’dan Brezilya’ya, Küba’dan Avustralya’ya, dünyanın dört bir köşesine yayılan Güney Arabistanlı bir aileden geliyorum. Ailem muhtemelen II. ya da III. yüzyıldan itibaren, yani İslamiyet’in ortaya çıkışından çok önce, hatta batının Hristiyanlığı benimsemesinden de önce, daima Arap ve Hristiyan olmaktan gurur duymuştur. Hristiyan olmak ve anadilimin İslam’ın kutsal dili olan Arapça olması benim kimliğimi oluşturan temel çelişkilerden biridir.”

“Burada ailemiz içinde birbirine rakip iki dinsel gelenek olduğunu ve çocukluğum boyunca bu çekişmelerin tanığı olduğumu söylemekle yetineceğim.”

“Lübnan savaşı başladığında yirmi altı değil de on altı yaşında olsaydım…”

“Savaş içindeki bir ülkede, komşu mahalleden gelen bombardıman yağmuruna maruz kalmış bir mahallede yaşamı. Dışarıda patlama gürültüleri, içeride her an saldırı olacağı ve katledilen aileler hakkında bin bir söylenti, sığınak haline getirilmiş bir bodrumda hamile genç karım ve küçük yaştaki oğlumla bir iki gece geçirmiş biri olarak, korkunun herhangi bir insanı cürüme itebileceğini çok iyi bilirim.”

“1976’da Lübnan’ı terk edip Fransa’ya yerleştiğimden beri son derece iyi niyetli olarak, kendimi daha çok Fransız mı, yoksa daha çok Lübnanlı mı hissettiğim ne kadar çok sorulmuştur bana. Cevabım hiç değişmez: Her ikisi de!”

“Hepimiz (göçmenler) köklerimizin dayandığı topraklara hiç benzemeyen bir evrende yaşamaya zorlanıyoruz; hepimiz başka diller, başka ağızlar, başka işaretler öğrenmek zorundayız; hepimiz çocukluğumuzdan beri hayal ettiğimiz biçimiyle kimliğimizin tehdit altında olduğu izlenimine kapılıyoruz.”

“Sağduyu sahibi insanlar geldikleri ülkenin bomboş bir sayfa ya da sonuna gelinmiş bir sayfa olmadığını, yazılmaya devam etmekte olan bir sayfa olduğunu bilerek açık bir anlaşma zeminine doğru ilerleyecektir.”

“Kuşkusuz bir Sırp bir Hırvat’tan farklıdır ama her Sırp da bütün öteki Sırplardan farklıdır ve her Hırvat da bütün öteki Hırvatlardan farklıdır. Gene Lübnanlı bir Hristiyan Lübnanlı bir Müslüman’dan farklıysa ben birbirinin aynısı iki Lübnanlı Hristiyan tanımıyorum, ya da iki Müslüman. Ayrıca dünyada birbirinin eşi iki Fransız, iki Afrikalı, iki Arap ya da iki Yahudi de yok.”

“Birbirinden farklı insanları aynı kefeye koyuyoruz. Onlara cinayetler toplu eylemler, ortak görüşler yüklüyoruz.

‘Sırplar katliam yaptı.’

‘İngilizler yağmaladı.’

‘Yahudiler el koydu.’

‘Siyahlar ateşe verdi.’

‘Araplar reddediyor.’

Filan ya da falan halk hakkında çalışkan, becerikli, tembel, sinsi, kibirli, inatçı diyerek duygusuzca yargıda bulunuyoruz ve bu da kimi zaman kanla sona eriyor.”

“Kabil’de kız doğmakla Oslo’da kız doğmak aynı anlamı taşımıyor.” Altını çizdiğim yerler buraya yazmakla bitmeyecek kadar çok. Saat gecenin ikisi ve gözlerimle ellerim artık isyan ediyor. Daha fazla yazmayacağım. Kapanış ve veda faslına da gücüm kalmadı. Öylece bitirip zarfa koyacağım sevgiyle ve hasretle.

Bir cevap yazın