Bir kış günü uyandım buzdan bir cehennemde. Ve artık katlanamıyorum bu azgın soğuğa. Yüzümü ısıran, derimi dişleyen, içime işleyen, bu yapay, bu farazi, bu amansız soğuk var ya, öldürüyor tüm renk algımı gün be gün. Artık iğreniyorum beyazın her çeşidinden. Çünkü uyandım dedim ya, nerde uyandığımı gördüm artık ya, kanmam, kanamam sonu olmayan bahar illüzyonlarına. Çünkü kendimdeyim, çünkü ayaktayım, çünkü ölesiye titriyorum…
Katlanamıyorum artık bu azgın soğuğa. Üşüyor gözlerimin değdiği her manzara derinden. Tipiler vuruyor göğsüme, kuytu bir köşe arayan küçücük kedilerin üzerinden. Nefesim duman duman haykırıyor vahşetleri sağır kaldırımlara. Duyan yok, anlayan yok, hisseden yok. Sanki sesler gibi vicdanları da yutmuş bu kar taneleri. Evlerin pahalı sıcağından, ucuz bir anafor gibi yayılıyor çaresizlik. Titreyen bir evsizin kaskatı kesilmiş cesedinin kokusu çarpıyor pencerelerin göz gözü görmeyen aydınlığına. Titriyorum, ölesiye titriyorum…
Katlanamıyorum artık bu azgın soğuğa… Ayaz, ince bir örtü gibi sarıyor gönül şehrimi. Migrenim alev alev kemiriyor ense kökümün köklerini. Bir tas çorba için çöp teneklerine ömrünü gömen silüetler lanetliyor şişkin mideleri. Isınmak bir bela, ısınmak seçkinlere has, ısınmak hırsızlık hakkı. Annesinin koynuna saklanmış bebeklerin dünyadan habersiz uykuları dönüyor, annelerin ahını alan cüzdanların şişkin ceplerinde. Bulutlar gürlüyor, bulutlar gülüyor, bulutlar ordular halinde şehre yürüyor. Ve ben, kimsesiz sokaklarda kimliksizim. Ne yana gideceğimi yollar bilmiyor, ben de bilmiyorum, ölesiye titriyorum…
Katlanamıyorum artık bu azgın soğuğa… Bu soğuğu var edenlere, bu soğukla saltanatlar kuran zebanilere, bu soğuğa tapanlara, bu soğuğun gerçeğe gözleri sımsıkı kapalı kölelerine. Bir yer var biliyorum, yaz güneşinin şefkatli elleriyle okşadığı bir yer. Deli diyorlar bana, çocuklar kar topu atıyor, elleri buz kesmiş yarı ölüler kazma kürek… Köpekler parçalıyor açlıktan, önüne her gelen küçük et parçalarını. Sükût dalga dalga yayılıyor fırtınalarda. Kaçamıyorum, ölesiye titriyorum…
Katlanamıyorum artık bu azgın soğuğa… Baharı arıyor zavallı yetimlerim. Soluk alamıyor, göremiyor, hızlıca yürüyemiyorum. Üstüme basa basa gidiyor hükmedenlerin hükümdarlıkları. Zindan zindan çürüyor evlerim mahpusluğumda. Ellerimi uzatsam sanki değeceğim, işte tam şurada, sanki yetişeceğim. Işığın göz kamaştıran hüzmeleri orada işte, dokunamıyorum. Çığlar düşüyor çığlıklarımın yankısına. Bu soğuktan, bu ayazdan ve bu ayazın sahiplerinden ölesiye titriyor, ölesiye nefret ediyorum…
Katlanamıyorum artık bu azgın soğuğa… Çıkarın beni buradan, gitmeliyim. Kimseye söylemeyeceğim, söz, yaptıklarınızı. Bu beyaz örtünüzün altına gömdüğünüz cesetleri unutacağım. Benle mezara gidecek seri cinayetleriniz. Kimseye anlatmayacağım, bu kış kıyameti nasıl bahar diye sattığınızı kör alıcılara. Bende kalacak tüm yalanlarınız, gerçek beyazın bu olmadığını, siyahı beyaza boyadığınızı saklayacağım. Bırakın artık beni, son verin bu sonsuz azabına ruhumun. Ben artık güneşi bulmaya gitmeliyim, bırakın, yalvarıyorum. Diz çökmüşüm uçurumlarınızın kenarında işte. Ölesiye titriyorum…
Halil Bey, siz hemen yayıncılığı bırakıp yazın; deneme yazın, öykü yazın, roman yazın ama yazın. Sizi şimdi daha çok sevdim. Çok güzel bir deneme olmuş. Fllerinize, yüreğinize sağlık. Esenlikler diliyorum…