Hilmi Yavuz ile Edebiyat ve Gerçeklik Üzerine Kısa Bir Mülakat

142 0

Edebiyat, daha doğrusu sanat ve gerçeklik üzerine birçok farklı görüş bulunmaktadır. Bu ilişki üzerine okumalar yaptığım bir dönemde Hilmi Hoca ile Gezi Cafe’de buluşmuştuk. Zihnimi kurcaladığı için edebiyat ve gerçeklik ilişkisini Hoca’ya da sordum. Hoca hemen eline kalem alıp küçük bir kâğıda yazmaya, çizmeye ve anlatmaya başladı. Benim için kısa ama doyurucu bir ders hüviyetinde olan bu zaman dilimini Hoca’nın izniyle kayda aldım. Aşağıda bahsi geçen ses kaydının dökümünü okuyacaksınız. Umarım sizin için de faydalı olur.

B.Ü: Hocam, edebiyat ve gerçeklik ilişkisini anlatabilir misiniz?

H.Y: Ben genellikle akademideki derslerimde doğa gerçeği ile sanatsal ya da artistik gerçek arasındaki farkı anlatırken Vermeer’in bir resminden faydalanırım. Hollanda baroğu bir ressam, onun bir resminden faydalanarak anlatırım. “The Allegory of Painting”, “Resmin Alegorisi” adlı bir resimdir. Bu resim şöyle: Bir oda, bu odanın duvarları ve döşemesi perspektif kurallarına uygun olarak yapılmış. Yani, perspektif nedir? Genellikle sonsuzda birleşen paralellikler. Önce paraleldir ama perspektif daha sonra bizi şey yapar, (?). Gerek duvarlarda gerek döşemede rabıtalar ya da çizgiler tamamen perspektif kurallarına uygun olarak uzakta birleşen biçimde. Buna karşılık tavanda yok. Tavanda perspektif kurallarına uyulmamış. Şimdi, biz burada nasıl okumalıyız? Bir uyumsuzluk var. Bu uyumsuzluk, duvarlar ve döşemenin tavanla olan uyuşmazlığı. Hem duvarlarda hem döşemede perspektif kurallarına uyulmuşken tavanda böyle bir uygunsuzluk, uyuşmazlık var. Şimdi biz bu uyuşmazlığı, resimdeki bu odayı doğal gerçeklikteki bir odayla karşılaştırarak mı okumalıyız? Yani, şöyle mi demeliyiz? Bu, gerçekliğe aykırı. Çünkü gerçek odada, yani doğada bu böyle değil. Böyle mi okumalıyız? Yoksa hiç gerçekliğe, yani doğa gerçekliğine başvurmadan, resmin içinde kalarak bu uyumsuzluğu sadece duvarlar ve döşemenin tavanla olan uyumsuzluğu olarak mı okumalıyız? Birinci okumaya biz genellikle “natüralist okuma” diyoruz.

B.Ü: Yani, doğal gerçeklikle uygun bir şekilde incelendiğinde…

H.Y: Evet, doğal gerçekliğe uygun mu değil mi? Uyumsuzluk, gerçek bir odayla karşılaştırıldığında mı ortaya çıkıyor? Buna genellikle natüralizm diyoruz ve bu doğa gerçekliğini referans olarak almak anlamına geliyor. Oysa doğrudan doğruya resmin içinde kalarak bu uyumsuzluğu saptamak da mümkün. O zaman bu uyumsuzluğun referansı artık dış gerçeklik ya da gerçek oda değil, resmin kendisi. Dolayısıyla Derrida’nın da özellikle şiir için söylediği şey burada da geçerli. Resmin dışı diye bir şey yok. Yani eğer biz bir okuma yapacaksak, diyelim ki Vermeer’in bu resmini bir metin olarak, bir tekst olarak düşünürsek, metnin içinde kalarak uyumsuzluğu saptamak; daha doğrusu referansı yine metnin içinde kalarak bulmak… Bu daha çok modernist bir yaklaşımdır. Yani ikili bir karşıtlık olarak düşündüğün zaman doğa gerçekliğini ya da gerçek odayı referans olarak aldığında meseleyi natüralist bir referansla okumak anlamına geliyor. Burada referans aldığı doğa gerçekliğidir. (Kâğıda yazdığı notları işaret ediyor.) Burada, tamamen metnin içinde kalarak yaptığın okuma ise “sanatsal” ya da “artistik” gerçekliği referans olarak almaktır. Dolayısıyla sanat, bu iki referans biçimi arasında, bu referansın, metnin içinde kalarak yapılan okumaların, ki burada uyumsuzluğu okuduk. Sadece uyumsuzluğu okuduk ama başka şeyleri okumak için de yine dış gerçekliği, odayı vesaireyi referans olarak almamak gerekir. Bu sanat gerçekliğidir, bu doğa gerçekliğidir. Aradaki farkı böyle şey yapalım.

B.Ü: Peki, burada şeyi nereye koyarsınız, sanatçının…

H.Y: Ha bir de üçüncü bir olasılık var. Üçüncü olasılıkta ise sadece çizgiler vardır. Yani mesela, benim son zamanlarda çok dikkatle okuduğum bir ressam var, Jackson Pollock diye. Bu örnekleri resim alanından veriyorum çünkü akademide ben yıllarca bu işleri hep resim üzerinden okudum edebiyat üzerinden değil. Burada sadece çizgiler var. Yani herhangi bir biçimde dünya üzerindeki herhangi bir şeye atıfta bulunmuyor. Metnin içinde kalındığı zaman da herhangi bir şeye atıfta bulunmuyor. Sadece çizgiler var. Şimdi o zaman burada analitik olarak iki mesele ortaya çıkıyor. Bunlardan biri temsil meselesidir. İkincisi atıfta bulunma meselesidir. Hadi İngilizcelerini yazayım daha kolay olsun diye: “To refer to”, “To stand for”. İki ayrı kavramdır bunlar, temsille atıfta bulunma iki farklı kavram. Diyoruz ki Vermeer’in natüralist ve modernist okumalarında çizginin bir atıfta bulunma görevi var. Bir şeye atıfta bulunuyor. Neye atıfta bulunuyor? Çizgiler doğadaki ya da odadaki diyelim, duvara ya da döşemeye atıfta bulunuyor. Buradaki çizgiler atıfta bulunan, yani gerek modern gerekse natüralist okumada çizgilerin atıfta bulunma işlevi var. Neye atıfta bulunuyorlar, neye “refer” ediyorlar? Duvara ya da döşemeye ya da tavana atıfta bulunuyorlar. Oysa Pollock’un resimlerinde herhangi bir biçimde bir atıfta bulunma yok. Neye atıfta bulunuyor bu çizgiler? Ne duvar var, ne bi’ şey var…

B.Ü: Doğada nesnesi yok.

H.Y: Ha. O zaman burada diyoruz ki artık çizginin natüralist okumada olduğu gibi ya da modernist okumada olduğu gibi atıfta bulunmak diye bir işlevi yok. Çünkü ortada dediğin gibi (Vermeer’de) somut bir şeyler var yani. Duvar var, duvar çizgileri var. Çizgiler neye atıfta bulunur, duvara. Burada böyle bir şey yok. Atıfta bulunma diye bir şey yok. O zaman buradaki çizgiler atıfta bulunma görevini değil, temsil etme görevini yerine getiriyor. Neyi temsil ediyorlar, çizgileri temsil ediyorlar. Dolayısıyla böyle bir ayrım yapılırken meseleyi iki düzlemde ele almak gerekir. Bir, doğa gerçekliği, natüralizm diyoruz biz buna, resmi odayla karşılaştırır. İki, sanatsal gerçeklik, modernist okuma, modernizm. Resmi, resmin içinde değerlendirme. Bunların ikisinde çizgiler figüratif olduğu için atıfta bulunuyor. Üçüncü olasılıkta, artık buna sanatsal gerçeklik demeyeceğiz, buna nonfigüratif diyelim istersen. Gerçeklik diye bir şey yok artık. Çünkü atıfta bulunma olmayınca gerçeklik de olmuyor dolayısıyla.

B.Ü: Çünkü nesnesi yok. O tasvirin, o imgenin nesnesi yok.

H.Y: Ha, nesnesi olmayınca atıfta bulunmak diye bir şey söz konusu değil. Burada çizgiler artık atıfta bulunmuyor, temsil ediyor. Çizgiyi temsil ediyor. Bu çizgiler neyi temsil ediyor, Herhangi bir şeye atıfta bulunmuyorlarsa? Bir şey yapıyorlar ama gene de. Ne yapıyorlar? Temsil görevini yerine getiriyorlar. Tabii burada artık atıfta bulunma meselesi olmadığına göre ne sanatsal anlamda ne de natüralist anlamda bir gerçeklikten söz etmemiz mümkün değil. Kısaca böyle.

B.Ü: Bir edebi eserde gerçekliğin nasıl yansıdığını incelerken gerçek olaylara, gerçek doğaya uygun bir gerçekliği mi sorgulamalıyım yoksa sizin dediğiniz gibi sadece metnin içindeki gerçekliği mi sorgulamalıyım. Bunu nesneler bağlamında da mı bu şekilde yapmalıyım?

H.Y: Kesinlikle öyle. Şiirde, Derrida mesela, öyle söylüyor.

B.Ü: Ben önce şöyle düşünmüştüm. Eğer gerçeklik üzerine çalışma yapacaksak gerçeğe en yakın edebi türler üzerinde çalışmak daha doğru olur. Röportaj hikâye gibi… Ama siz şimdi böyle bir şeye gerek olmadığını söylüyorsunuz.

H.Y: Kesinlikle hayır. Kesinlikle doğru değil bana sorarsan. İster düzyazıda olsun ister resimde olsun, bütün sanat eserlerinde yapılması gereken şey metnin içinde kalarak okumaktır.

-Teşekkür ederim Hocam.

Bir cevap yazın