CAHİT SITKI TARANCI

162 0

Bu ayki yazar/şair bölümünde sizlerle Cumhuriyet Dönemi’nin önemli şairlerinden biri olan Cahit Sıtkı Tarancı’nın hayatını irdeleyeceğim. Kısa ömrüne sığdırdığı çokça şiirlerinden en az biriyle hepimiz muhakkak karşılaşmışızdır. Ortaokul yıl sonu programımızda ardarda 2 yıl kendisinin Otuz Beş Yaş şiirini seslendirmiştim. Bu sayede o yaşlarda şiire karşı başlayan sevgim ve ilgim Cahit Sıtkı ile olmuştu. İşte tam bu yüzden hayatımda Cahit Sıtkı’nın ve Otuz Beş Yaş şiirinin yeri hep farklıdır ve farklı kalacaktır.
Gelin Cahit Sıtkı’nın hayatına biraz farklı ve ayrıntılı açılarla bakıp şairimizi daha yakından tanıyalım ve şiirleri içerisinde kendimizden bir parça bulmaya çalışalım.

‘Hüseyin Cahit’ ve Paris’e Uzanan Okul Serüveni
Ailesinin kendisine aslen Hüseyin Cahit ismini verdiği şairimiz 4 Ekim 1910 yılında Diyarbakır’ın soylu ve zengin ailelerinden birinin çocuğu olarak doğar. Babası Bekir Sıtkı Bey, annesi ise Arife Hanım’dır. Ticaret ve ziraat ile uğraşan saygın Pirinçcizadeler ailesinden olan Bekir Sıtkı Bey, soyadı kanununun çıktığı yıl pirinç ekiminden zarara uğradığı için akrabaları ‘Pirinçcioğlu’ soyadını almasına rağmen kendisi ‘çiftçi’ anlamına gelen ‘Tarancı’ soyadını alır. Cahit Sıtkı, ileriki yaşlarında, yaşamın ilerleyen kısımlarında görüdüğü zorluklar karşısında annesine sitem eden “Anne Ne Yaptın?” isimli şiirini yazacak ve şiirine
“Anne sana kim dedi yavrunu doğurmayı?
Sanki karnında fazla yaramazlık mı ettim?” dizeleriyle başlayacaktır.
Cahit Sıtkı Diyarbakır’da ilk öğrenimini aldıktan sonra orta öğrenimi için Kadıköy Fransız Saint Joseph Lisesi’ne gider. Burada çok iyi derecede Fransızca öğrenerek Baudelaire, Rimbaud gibi isimlerden etkilenir. 4 yılın ardından, Şiir yazmaya lise dönemlerinde başlayan Türk Edebiyatı’nın önemli isimlerinden Cahit Sıtkı Tarancı, lise öğrenimi için Galatasaray Lisesi’ne geçer ve burada, ona yazdığı mektupların edebiyat tarihinde önemli bir yere sahip olacak olduğu ve ‘Ziya’ya Mektuplar’ adıyla kitaplaştırıldığı Cumhuriyet Döneminin önemli şair ve yazarlarından olan Ziya Osman Saba ile yakın arkadaşlıklarının ilk adımları atılır. İlk şiirlerinin bir kısmı okulun ‘Akademi’ adlı dergisinde bir diğer kısmıysa Muhit ve Servet-i Fünun dergilerinde yayımlanır. Yine Galatasaray Lisesi’nde alt dönemlerden biri Cahit Sıtkı hakkında ilerde şunları söyleyecektir: “Ufacık tefecik, zarif, çok efendi bir hali vardı. Hani teneffüste ayağına bir top çarpsa, çamurlanmasın diye ayağının ucuyla dokunan tipler vardır ya, onlardandı. Tertemiz giyinirdi. Küçücük zarif ayakları ve hep boyalı iskarpinleri vardı. Gel zaman git zaman, Diyarbakırlı Cahit, Türkiye’nin en ünlü şairlerinden biri oldu. Müstesna incelikte, bütünüyle kendini şiire adamış bir insandı. İnsan onun hesap yaptığına, günlük alelade şeyler konuştuğuna inanamazdı. Belki de bunlardan çok uzaktı.”
Bir radyo programında dinlediğime göre okul yıllarında tüm arkadaşlarının sevgilisi varken Cahit Sıtkı’nın yoktur. Kendisini çirkin gören Cahit Sıtkı, arkadaşları kendi aralarında sevgililerinden gelen mektupları okudukça kendine hayali bir sevgili edinir ve uzunca bir süre mektuplaşır. Arkadaşlarını da buna inandırmayı başarır. Hatta o kadar ki mektupların romantikliğinden postacının yolunu arkadaşları gözlemeye başlar.
Cahit Sıtkı Tarancı Galatasaray Lisesi’nin ardından 1931’de Mülkiye Mektebi(Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi)’ne gider. Bu okuldayken 1932 yılları sırasında Peyami Safa’nın Cumhuriyet Gazetesi’ndeki üç yazısıyla kamuoyuna tanıtılır ve yine bu okudaki öğrenimi esnasında dergilerde yayımlanan şiirleriyle beraber 1933’de ilk şiir kitabı ‘Ömrümde Sükut’ yayımlanır fakat oradan atılınca Ankara Yüksek Ticaret Okulu’na girer. Burada da öğrenimini tamamlamaz çünkü memuriyet sınavını kazanır ve çalışmaya başlar.
Memuriyetini başka bir ile tayini sebebiyle bitirir ve çalışma hayatına öykülerini yazdığı Cumhuriyet Gazetesi ile devam eder. Gazete sahiplerinin vesilesiyle üniversite hayatını tamamlamak için 1939’da Paris’e gider. Oradayken Paris Radyosu’nda Türkçe yayınlar spikerliği yaparken gazeteye öyküler göndermeye devam eder. Ayrıca Paris’deki öğrencilik hayatı Oktay Rıfat ile tanışmasını sağlar.

Ülkeye Dönüş
Yaklaşık 2 yıl Paris’de kalan Cahit Sıtkı Tarancı 1940’da İkinci Dünya Savaşı sırasında Paris bombalanmaya başlayınca öğrenimini tamamlayamadan bisiklet ile kaçarak Türkiye’ye döner. Dönüşünün ardından askerliğine ise yedek subay olarak başlar ve o dönemde her subaya emir eri verilir. Cahit Sıtkı birliğine gidince künye defterinde Abbas oğlu Abbas ismi dikkatini çeker ve onu kendine emir eri yapar. Zaman geçtikçe Abbas’ın saf ve temiz bir Anadolu çocuğu oluşundan etkilenen Cahit Sıtkı ile Abbas’ın arasında dostluk bağı kurulur ve dertleşecek kıvama gelirler.
Zaman zaman rakı sofraları hazırlar Abbas Cahit Sıtkı için ve yine böyle bir softa sırasında geçen diyalogta Cahit Sıtkı akollüyken -Beşiktaş’da bir sevgilim var onu bana kaçırıp getirir misin? diye sorar ve –Elbet komutan! cevabını alır. Cahit Sıtkı ertesi gün dün geceki verdiği sözden dolayı hazırlanmış İstanbul’a yola çıkacak olan Abbas’ı karşısında görünce hüzünlenir. Onun samimiyetinden duygulanır. Akşamında tekrar bir rakı sofrası hazırlarlar, Abbas’ı da karşısına alarak, askerlik hayatının bir meyvesi olan ‘Abbas’ adlı şiirini kağıda döker.
“Haydi Abbas, vakit tamam;
Akşam diyordun işte oldu akşam.
Kur bakalım çilingir soframızı;
Dinsin artık bu kalb ağrısı.
………
Katıp tozu dumana,
Var git,
Böyle ferman etti Cahit,
Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş’tan;
Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.”

Askerliği bittiği yıllarda ailesi artık İstanbul’a yerleşir ve Cahit Sıtkı da bir süre babasının Eminönü’deki ticarethanesinde çalışır. ancak içki sorunları yüzünden babası ile arası açılınca Ankara’ya giderek çeşitli devlet kurumlarında memurluk yapar. Cahit Sıtkı genelde yaşamın hüzünlü kısımlarını kelimelere döküp onları şiirleştirmeye meraklıdır ve babasına olan kalp kırıklığını da ‘Gariplik’ isimli şiirinde bahseder;
“Babam kırdı beni ilk önce babam
Dosttan gördüm kahrın daniskasını
……”

Otuz Beş Yaş Şiiri ve Getirdiği Ün
Cahit Sıtkı Tarancı şiirlerinde ‘sanat için sanat’ ilkesine bağlı kalmıştır. Kendisine göre şiir, kelimelerle güzel şekiller kurma sanatıdır ve ulaşmak istediği esas hedeftir. Şiirdeki esas rolün ise kelimelere ait olduğunu savunmuştur. Zaman zaman Garip akımından etkilenmiş, diğer yandan Fransız şairlerin etkisi altında kalmıştır. Ölçülü veya serbest, her türlü şiirin güzel olabileceği inancını taşımıştır.
Açık, içten, sade ve akıcı bir üslubun egemen olduğu şiirlerinde hem yaşam sevincini hem karamsarlığı ele almıştır. Yalnızlık ve ölüm temalarının ise ağır bastığını görürüz. Ölüm temasını, 1946’da CHP Şiir Ödülü’nde birincilik almasına ve yurt çapında tanınan bir şair olmasına vesile olan ‘Otuz Beş Yaş’ şiirinde vurucu bir şekilde ele almıştır.
Cavidan Tınaz ile 4 Temmuz 1951’de evlenir. Evlendikten sonra yazdığı şiirlerini ‘Düşten Güzel’ adlı kitapta toplanır. 1953 yılında geçirdiği bir krizden sonra felç olunca yatağa bağlı durumda olan şair; İstanbul ve Ankara’da çeşitli hastanelerde tedavi görür. 1956 yılında tedavi ettirilmek üzere devlet tarafından Avrupa’ya götürülse de başka bir hastalığa yakalanarak 13 Ekim 1956’da Viyana’da vefat eder. Cenazesi Ankara’da Cebeci Asri Mezarlığı’na defnedilir.
Çokça ölüm konulu şiirleri, ‘Ben Ölecek Adam Değilim’deki
“Kapımı çalıp durma ölüm,
Açmam;
Ben ölecek adam değilim.” dizelerinden sonra en önemlisi de ‘Otuz Beş Yaş’ şiirinde geçen
“Yaş otuz beş! yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.” dediği 35 yaşı ömrün ortası görürken 10 yıl sonrasında 46 yaşında korktuğu ölümle yüzleşmesi hayatındaki farklı olaylardan biri gibi gelir bana.
Cahit Sıtkı Tarancı’nın en meşhur şiirlerinden olan ‘Bir Memleket İsterim’ şiirinin bir kaç mısrasıyla iyi dileklerimi sunuyorum sana dünya;
“Memleket isterim
Ne başta dert ne gönülde hasret olsun;
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.”

Bir cevap yazın