Siz hiç çilli bir çekirge gördünüz mü? Çok garip, ben gördüm. Yakın bir arkadaşım benimle ilgili şöyle bir tez savunmuştu “Her seferinde kendini absürt bir hikayenin içerisinde buluyorsun. Kısaca normal olmayan sıradan bir adamsın.” Arkadaşıma katılıyorum çünkü türünün tek örneği ya da bir daha göremeyeceğim için bana garip gelmiş olabilir, bilmiyorum.
Bu sene bir değişiklik yapıp etrafımda ne kadar müzik festivali varsa hepsine gittim. Müzik festivalleri güzeldir çünkü çok fazla tanınmayan ya da ilk defa dinleyebileceğin şarkıları keşfedersin. Yılın son müzik festivaline tam olarak bu düşünceyle gidiyorken elinde ufak bir kafesle birisinin yol kenarında otostop çektiğini gördüm. Arabayla yanında durduktan sonra festivale gitmeye çalıştığını söyledi. Beraber gidebileceğimizi teklif ettim ve festivale beraber gittik.
Yol boyunca merakıma yenik düşmemeye çalıştım ama gözüm sürekli kafese takıldı. Bunu fark etmiş olacak ki “Haydi sor, çekinme.” dedi. Ben hiçbir zaman insanların sorumluluk almalarına karışan yada anlam veremeyen bir adam olmadım hatta bir seferinde daha fazla sorumluluk sahibi olmak için balık bile beslemiştim ama sonrasında yine tek başıma kalmıştım. Karşımda duran ne bir kediydi, ne köpek yada ne bileyim cennet papağanı bile değildi. O yüzden tam olarak nasıl soracağımı da becerememiş olabilirim. Kelimeleri doğru seçemediğimi anlayınca direkt anlatmaya başladı.
“Tanıştırayım, işte benim küçük sevgilim. Şaşkınlığını anlıyorum. Bir insan neden bir çekirge sahiplensin diye düşünüyorsun. Çok normal bir insan olduğumu söyleyemem gerçi ama bunun bana Tanrı tarafından gönderilen bir hediye olduğunu düşünüyorum. Dur! Şaşırma hemen. Hikâyesini anlatacağım. Bir keresinde tatil için Yunan adalarına gitmiştim. Güneşlenirken çantamın içine girmiş, otele döndüğümde odadayken fark ettim. Öldürmeye kıyamadığım için pencerenin önüne koydum. İki gün boyunca pencerenin yanından gitmedi. Sonra farklı bir adaya geçtim. Sabah uyanıp pencereden dışarı baktığımda ne göreyim! Aynı çekirge! Pencerenin önünde durmuş bana bakıyor. Şimdi içinden abarttığımı düşünüyorsun, tesadüf diyorsun yada deli olduğunu düşünüyorsun biliyorum ama gerçekten aynı çekirgeydi. Çünkü çekirgenin yüzünde çil gibi izler vardı ve iki çekirgenin aynı olduğunu oradan anlamıştım. Sonra dönerken yanıma aldım ve o günden beri benimle yaşıyor. İşte benim çilli çekirgemin hayatıma girme hikâyesi böyle.”
Bu hikâyeyi ben herhangi bir arkadaşıma anlatsaydım bir daha benimle görüşmeyebilirdi hatta “Yuh be kardeşim, hikâye anlatacağım diye ne abarttın” diyebilirlerdi ama ben o an inandım bu hikâyeye. Belki de hikâyenin sıcaklığı anlatan kişiyle de ilgiliydi bilemiyorum. Peki, ama müzik festivaline çekirgeyi neden getiriyordu ki? Bunu sorduğumda da çilli çekirgenin müzik dinlemeyi çok sevdiğini söylemişti. Zaten aksini düşünemezdim! Festival boyunca üçümüz hep yan yanaydık. Evet, üçümüz. Çünkü çilli çekirge bir bireydi ve bizimle beraber eğlenmeliydi. Çilli çekirge sanıyorum o gün en çok Yaşlı Amca’yı sevmişti. Çünkü annesi onu serbest bıraktığı zamanlarda en çok Yaşlı Amca sahnedeyken yerinden zıplamıştı. Adeta bütün sahneyi zıplayarak dolaştı.
İlginç bir şekilde başlayan bu arkadaşlık git gide garip bir hale dönüştü. Çilli çekirgenin annesiyle o günden sonra neredeyse her saat, her dakika konuşmaya başladık. İkimizde normal değildik. Sanıyorum bu kadar hızlı arkadaş olmamızın en önemli sebebi buydu. Bu arkadaşlıkta ikimizde hiçbir şeye şaşırmamak konusunda anlaşmıştık.
Sıradan bir konuşma halinde olduğumuz bir akşam “Dışarı çıkalım mı?” diye sordu. Buluşmaya tek başına gelince şaşırdım, “Çilli çekirge?” diye sormuştum istemsizce. “Çilli çekirge bugün yok. Bugün Ay’ın ilk dördün hali, çilli çekirge Ay’ın ilk dördün ve son dördün evrelerindeyken odasından çıkmaz. Onu olumsuz etkiliyor.” minvalinde bir açıklama yapmıştı. Bu açıklamayı duyunca inanmamıştım tabi, bana göre baş başa kalmak için uydurulmuş bir sebepti ama ikna olmuş gibi yapıp hatta bir tık ileri gidip “O zaman şimdi Ay’ın ilk dördün ve son dördün evrelerini her hafta iple çekmem mi gerekiyor?” diye saçma bir şaka yaptım. Neyse ki bu şakaya rağmen beni bırakıp gitmedi ve ellerim üşümesin diye ilk defa elimi tuttu.
Hikâyesine gerçekten çok saygı duyuyordum. Belki gerçek değildi, belki benim gibi absürt birisiydi, belki ilk gördüğüm andan beri etkilendim ya da ne bileyim ilk defa beni anlayan biriyle arkadaşlık ediyordum bilmiyorum ama zaman geçtikçe aramızdaki iletişim bağının sıkılaştığını hissedebiliyordum.
Zaman insanlar için neyi ifade eder? Bugün, yarın, haftalar ya da takvimler hayatımızda neden var? Söylesenize bana duvarlardaki saatler ya da her sabah bir yerlere yetişmek zorunda olduğumuz için kurduğumuz alarmlar neden var? Benim için artık tek bir zaman dilimi vardı. Ay takvimi ya da Ay’ın ilk dördün veya son dördün evresinin hangi güne denk geldiğiyle ilgileniyordum sadece.
Ay takvimi yine zamanlamasını harika yapmış son dördün evresinin olduğu gece kendimizi sahil kenarına atmıştık. Birbirimize iyi gelen ne varsa dile getirdik. Dışarısı soğuktu ama biz hiç üşümüyorduk. Yan yana olduğumuz her an bu dünyada olmadığımızı düşünüyordum. Gökyüzünde miydik mutluluktan ya da yıldızların arasında parlayan bir yıldız kümesi miydik bilmiyorum ama farklı frekanslara dalıyorduk baş başa kaldığımızda. Mesela birbirimize böyle farklı frekanslarla konuşuyorken sadece biz anlıyorduk ne demek istediğimizi…
“Yüzüme çalan nemli bir meltem. / Gözlerim hiç bu kadar dinlenmemişti. / Geçiyor bir kuş daha, / Elimi uzatsam tutacakmışım gibi. / Tecrübe mi? Yoksa enkaz mı? / Geriye kalan umut mu? Yoksa miras mı? / Kulağımı sızlatan bir tını, / Hiç bu kadar ürpermemişti tüylerim. / Bu gökyüzü neden hep masum? / Hiçbir şey yaşanmamış gibi. / Hiç fırtına kopmamış, hiç yağmur yağmamış gibi. / Peki, ben neden böyleyim? / Hiç yaşamamış gibi, / Her gün yeniden başlar gibi. / Ağlarken yerin dibi, / Gülerken aheste uçan bir kuş gibi. / Kokusu geliyor yeni budanmış bir ağacın. / Tekrar başlayacak gövdesinden yeni bir hikâyesi, / Tekrar budanmayacakmış gibi. / Dallarına uğrayan neşe veren kuşlar, / Sanki bir daha hiç gitmeyecekmiş gibi.“
“Bu gökyüzü ile alıp veremediğimiz nedir? / Ya da insan neden kendini herkesten uzaklaştırmak istediğinde ona sığınır? / Söylesene bana kaç gece daha bekleyeceğiz aynı gökyüzüne bakmak için? /
Söylesene bana daha kaç gece aynı yıldıza ayrı yerlerden bakacağız? / Seni bilmiyorum ama ben sana iletmesi için küçük fısıltılar yolluyorum her gece yıldızlara…”
“Gökyüzü için şair aslında belirtmiş (tüm olaylar yaşanırken o hep güzelliğiyle umut verir insana) / Baktıkça gönlü ferahlar insanın / Elini uzatsa ruhu bedeninden çıkıp bulutlarda yumuşacık olacak gibi / Enkazların en büyük durağı herkesi olduğu gibi kabul edip pamuk gibi yapan, / Tanrı’nın bize bahşettiği lütuftur gökyüzü / Baktıkça bakasın gelir ve geçer şerit gibi tüm hayatın gözünün önünden tüm duyu organlarının ilk defa ahenkle çalıştığını o an hissedersin”
Bilmediğimiz şarkıların bize eşlik etmesiyle başlayan bu yolculuk artık farklı boyuttaydı. Bir keresinde bana şöyle demişti çilli çekirgenin annesi “Böyle kalbim çok üşümüş, tir tir titremiş, sen birden ortaya çıkıp battaniyeyle örtmüş gibisin.”
Takvimleri bir kenara bırakmıştık. Ay’ın evrelerine göre hareket ediyorduk. Eğer Ay ilk dördün ya da son dördündeyse ikimiz, değilse üçümüz vakit geçiriyorduk. Mesela size çekirgelerin futbol maçı izlediğini söylemiş miydim? Çilli çekirge ile en büyük eğlencemiz (müzik dışında) Beşiktaş maçı izlemekti. Beşiktaş’ın insanların ruhuna iyi gelme gibi bir huyu olduğunu biliyordum ama çekirgelerin ruhuna da hitap ettiğini o zamanlar anlamıştım.
Çilli çekirgenin annesi bir gece ansızın buluşmak için geldi. “Her şey yolunda mı? Neden teksin? Bugün dolunay var, çilli çekirge nerede?” diye sorduğumda “Dolunay biraz etkiledi onu, erken uyudu.” dedi. “Peki, seni etkilemez mi dolunay? Seni etkilemek için hangi doğa olayından yardım almalıyız?” diye imalı bir giriş yapınca kendinden emin bir şekilde “Benim işim olmaz evrelerle, doğayla falan. Benim olayım direkt Güneş’in kendisiyle, peki seni ne etkiler?” diye aldığı pası bana geri iletince biraz lafı eveleyip geveledim ama sadece şunu diyebilmiştim “Gezegenler, benim olayım da gezegenlerle…”
Her hikâye bir vedayı hak eder. Hiçbir hikâye yarım kalmamalı ve vedalarda tıpkı merhabalar gibi en doğrusunu hak etmeli. Hikâyenin şu ana kadar güzel gitmesini hiçbir doğa olayı memnun karşılamamış olacak ki yakın dönemde gerçekleşecek olan Güneş tutulmasından en çok yaşadığımız yerdeki insanlar etkilenecekmiş diye bir haberi okumamla çilli çekirgenin annesinden berbat bir mesaj almam aynı anda oldu. Güneş tutulmasının hem kendisini hem de çilli çekirgeyi çok derinden etkilendiğini söyleyerek buradan gitmek zorunda olduğunu ve bundan dolayı bir daha benimle görüşemeyeceğini belirtti. Belirtti ve aniden çekip gitti.
Nasıl yani? Neden? Bu bir şaka mı? Sadece bir günde her şeyin bu kadar değişmesi saçma değil mi? Yani her şey güzel gidiyor diye düşünürken… Güneş bizim aramızdaki bağı neden kopardı ki? Siz hiç çilli bir çekirge ile tanıştınız mı bilmiyorum ama ben tanıştım. Hatta daha tanışma evresindeyken kaybettim. Eğer bir gün yolda giderken yada pencereden dışarı baktığınızda çilli bir çekirge görürseniz ona hiçbir hikâyenin yarım bırakılmaması gerektiğini söyleyin. Yada en iyisi söylemeyin, pencereden içeri davet edin, Yaşlı Amca’dan Yıldızlara Bak şarkısını açın. Eminim mutlu olacaktır hatta biraz daha zamanınız varsa beraber bir Beşiktaş maçı…