Hani çok susadığınızda boğazınızın kuruduğunu hisseder hissetmez müthiş bir su içme ihtiyacıyla kavrulursunuz ve suya ulaşma arayışına girersiniz; işte aynı bunun gibi yazmak da benim için tam anlamıyla bir ihtiyaç. Kendimi arama, sorgulama, çıkmazlarıma çare bulma ve varlığımı hissetme sürecimde yanı başımda duran devasa sürahimin diğer adı yazmak. Bu devasa sürahim sayesinde duygu ve düşüncelerimin kelimeler ve cümlelerde hayat bulmasına şahit olmak ise başlı başına mucizevî bir şey. Keşke diyorum, keşke böylesine mucizevî etkisi olan bir etkinlik, kişinin bulunduğu sosyal statü ya da sınıf ne olursa olsun, herkes için de vazgeçilmez bir alışkanlık olarak edinilse. Ve yazma kültürü bir ömür boyu devam etse, edebilse… Hiç şüphesiz işte o zaman, ilk önce kendimizle olan iletişimimizin sonra da başkalarıyla olan iletişimimizin kalitesi artardı.
Öte yandan bir şeyler yazmak, yazabilmek ya da yazma ihtiyacı hissetmek hiç kimseyi otomatik olarak “Yazar” yap(a)maz, yapmamalı. O zaman Ahmet Hamdi Tanpınar’a, Dostoyevski’ye, Peyami Safa’ya, Virginia Woolf’a, Stefan Zweig’e ve daha nice güçlü kalemlere haklarını teslim etmemiş oluruz. Ancak maalesef artık günümüzde manzara bambaşka… Kelimeleri gelişigüzel yan yana getirerek meşruiyeti kendinden menkul cümleler kurabilen hemen hemen herkes parasını verip o metni yayımlattığında bir “Kitap” yazmış ve otomatik olarak da “Yazar”(!) sıfatını almış oluyor. Bu böyle olmamalı. Bunun kanıksandığı kültürel bir iklimde, yazarlığın değerinin ve gerçek yazarlara duyulan saygının yitip gitmesi çok yakındır çünkü. Bu noktada Türkiye’nin yetiştirdiği önemli yazarlardan Yalın Alpay’ın aktardığı bir anektottan bahsetmek istiyorum. Kendisi özel bir okula konferans vermek için davet edilir. Okulun edebiyat öğretmeni ile arasında geçen diyalog mealen şöyledir:
– Mesleğiniz nedir Yalın Bey?
– Yazarım hanımefendi.
– Yok onu sormuyorum. Günümüzde artık herkes yazar. Yazar olmanın bir kıymeti kalmadı artık. Esas mesleğiniz nedir?
Görüldüğü üzere yazar olmayı başlı başına bir meslek, bir varoluş amacı ve anlamı olarak görmeyen, göremeyen insanlar var artık aramızda maalesef. Ve bu insanların sayısı hiç de az değil. Hatta “Okurdan çok yazar var” cümlesi sık sık dillendirilir hâle geldi. Hâlbuki nitelikli kalem, roman yazarı Hakan Günday’ın kelimeleriyle; “Yazmak anlamakla alakalı bir şey, kâbuslarına giren mevzu neyse onu her açıdan görmeye çalışmak… İnsan davranışlarını, korkularını daha iyi algılamanın, neyin gerçek neyin sahte, neyin kıymetli neyin kıymetsiz olduğunu anlayabilmenin peşindeysen, hayatında ters giden şeylere bir mana vermek ve çözmek istiyorsan, bunları konuşarak yapamazsın, yazacaksın.” Günümüzde yazma eyleminin içinde barındırdığı bunca aktif elementin olmadığı bir metine “Kitap”, onu vücuda getiren kişiye de “Yazar” denmesi; sözün gücüne inanan her bir insanı derinden endişelendirmelidir. Edebî eserlerin kalitesinin gittikçe düşmesi ve bunun zaman içinde “Normalleşmesi” ise başlı başına bir sorundur. Hatta öyle eserler(!) vardır ki, hem içerik hem de biçim açısından vasatın da altındadır. Denilebilir ki “Bu tarz çalışmalar zamanla kendi kendini yok eder. Bu, hep böyle olmuştur.” Ancak bizim endişemiz, artık bunun günümüzde kanıksanmaya varan bir trend ile kabul görmesine dairdir. Bu noktada yazım kültürümüzde yazar sıfatının yapılan çeşitli işlere göre geçmişte nasıl tasnif edildiğine dair bir kaç bilgi sunmak istiyorum size:
Büyük Türkçe Sözlük’ü yayımlayan D. Mehmet Doğan’dan bir alıntı:
“Mesnevî’yi düşünelim. Bu durumda Rumî için yazar demek zorundayız. Onu yazıya geçiren Hüsâmeddin Çelebi’ye ne diyeceğiz peki? Mesnevî’ye şerh yazan Tâhirü’l-Mevlevî de yazar mı? Bir de haşiyeler var… Onları kaleme alanları nasıl isimlendireceğiz? Bunun “müsevvid”i var, “müverrih”i var, “müfessir”i var… Geleneğimizdeki yazmakla ilgili kelime ve kavramları sıraladığımızda satırlar uzar gider. Bütün bunların yerine “yazar” kelimesinin ikame edilmesi medeniyetimizin üstünde yükseldiği yazma geleneğine yönelik korkunç bir cinayet değildir de nedir peki?”
Bir de Kültür Tarihçisi Dursun Gürlek’e kulak verelim: “Eskilerin sık sık kullandığı muharrir, müellif, mütercim kelimeleriyle elbette ki yazarlık kast ediliyordu ama aralarında nüans vardı. Mesela kitap hazırlayanlara müellif, köşe yazarlarına muharrir, tercüme yapanlara mütercim deniliyordu. Bunların hepsini attık, geriye sadece yazar kaldı. Bugün yazarların sayısı hayli çoğaldı ama bir bölümü Osmanlı Türkçesi’ndeki kavram zenginliğinden mahrum oldukları için yazdıkları da sade suya tirit kabilinden ileri gitmiyor. Yazar sayısı böyle bollaşınca ister istemez bir tasnif yapmak gerekiyor.
Köşe yazarları… Eskiden bunların adı “Fıkra muharriri” idi, şimdi köşe yazarı oldu. Yani yazılarınız sayfanın tam ortasında bile yayınlansa siz bir köşe yazarısınız. Fıkra muharririnin zengin mahfuzatına, engin bilgisine ve üslubuna mukabil köşe yazarı cılız bir Türkçeyle, derbeder bir üslupla okuyucusunun karşısına çıkıyor.” Böyle bir yazıyı kaleme almak isteyişimin en önemli sebeplerinden biri sözün gücüne olan gönülden inancımdır. Dolayısıyla yazar sıfatını olması gerektiği gibi yerine getiremeyenlerin elinde bu gücün yitip gitmesine seyirci kalmak istemeyişimdir.