Burası Polis Radyosu!
Yayınımıza bir Azeri türküyle devam ediyoruz… “Ay Laçın can Laçın men sene kurban Laçın…”
Beyaz bir mum, hani bakkal mumu derler, ince ve kokusuzdur evde daima ne olur ne olmaz diye bir köşede bulundurulur, işte onlardan. Çay tabağının ortasına sabitlenmiş ama her an devrilebilirmiş gibi de eğreti duruyor. Yedi-sekiz yaşlarındayım. Darbe olmuş. O zamanlar bu kelimenin ne anlama geldiğini bile bilmiyorum. Tek bildiğim sessiz olmam gerektiği. Niyesine aklımın ermediği durum sıklıkla hatırlatılıyor, “Aman kızım kısık sesle konuş” diye. Bizim sustuğumuz yerde, araya giren cızırtılara rağmen siyah bir kutunun içinden fısıltılı sesler yükseliyor. Çocuk aklımızla küçük adamların içinde yaşadığını zannettiğimiz, üzerinde beyaz anne dantelinin olduğu, düğmesini çevirme ehliyetinin ise öncelikle babaya verildiği ve her frekans değiştirme eyleminde bıkmadan usanmadan üzerindeki mukaddes örtünün üçgen şeklinde katlanarak daha sonra da tekrar eski haline getirildiği bir radyo bu. Sessizliğin içinden gelen dost bir ses, yol arkadaşı gibi. Mecburi sükûtlarda ya da iki kişinin susması gerektiği yerde uzaklardan herhangi birinin odanın içinde konuşarak orayı yaşanır hale getirmesi. Ne söylediği ya da ne anlattığı da çoğu kez önemli değil. Yeter ki biri orada konuşsun, yeter ki biri içimizdeki sese ses olsun. Dün olduğu gibi, bugün de.
Öyle de oldu. O kadın ya da erkek sesi bazen tek başına öyküler masallar anlatmaya, şarkılar türküler söylemeye, bazen de kalabalıklaşıp tiyatro oyunları oynamaya başladı.
— Kuyruklu yıldız bu dünyaya çarparken sen Şevki’yle ne yapacaksın?
— Bilmem. Herkes ne yapacaksa ben de onu yapacağım.
Kuyruklu yıldız altında bir izdivaç – H.Rahmi Gürpınar
Bisküvinin çaya batırıldığı, reçelli ekmeğin üzerine peynir koyularak yenildiği, okula gitmeden önce saça limonların sürülüp kâküller kabartılırken ekmek arası domates peynirin sandviç niyetine çantaya sıkıştırıldığı zamanların, hikâyesi arkası yarına bırakılan çocuklarıydık. Onlardan biriydim. Dengeli kırılganlık, sahicilik, samimiyet, yavaşça kısılan ya da birden bire arttırılan sesler, coşkulu replikler, sevinçli nidalar… Hepsi okul üniformamın bir yerine iliştirip, devamının sonraki güne kaldığı kısmını da alarak birlikte yola düşerdik. Heyecanlı bekleyiş başlardı. Acaba yarın evin çatısındaki atıl odada ev sahiplerinden habersiz yaşayan kaçak aile fertlerinden biri gizlice girdiği mutfakta yakalanacak mıydı mesela?
Radyo, herkes ve her hikâye için aynı şey demek değildir elbette. Misal, “Mahalle kahvesi” adlı kitabında Sait Faik Abasıyanık’ın radyoyla arası iyi olmayan ve onun yerine Gramofonu tercih eden bir öykü karakteri vardır. Nedenini de şöyle açıklar:
“Radyo istasyonları kendi canı çektiklerini bana dinletiyorlar. İstemiyorum belki başkasının bana şunu bunu dinletmesini! Okuyacağım kitabı nasıl kendim seçersem, dinleyeceğim güzel sesli kadını da ben seçmeliyim. Mektepte miyiz canım? Bana hiç olmazsa bu hakkı versinler âlemde odamda olsun! Sevmiyorum şu radyoyu, zorla değil a!”
Onun aksine radyonun seveni daha çoktur. En çok da “Şimdiki şarkı bana gelsin” diyen yalnızların yol arkadaşıdır. İki kişilik yalnızlıklarda ise sıradaki itiraf edilmese de aslında karşıdaki susana gelir. Belki de onun yerine orada olması istenen kişiye. Dileklerin tutulup niyetlerin adandığı umutlar dolup dolup boşalır. Sonra istek şarkılar vardır bir de. Telefonun başında uzunca bir zaman radyo istasyonunun meşgul çalan tonundan daha fazlasını duyma çabasıyla defalarca aramak. Tutturabilene ne ala! Sevdiklerimize hediye edilen şarkıları isimleriyle birlikte program sunucusunun ağzından duymak ne büyük mutluluk…
Yüksek yükse tepelere ev kurmasınlar aşrı aşrı memlekete kız vermesinler…
En çok da mutfakta yemek yapan kadınların yareni oldu o ufacık cazırtılı cuzurtulu radyolar. Çorbalarını karıştırırken dinledikleri radyo tiyatrolarındaki kahramanlar ya da şarkılarını birlikte söyledikleri şarkıcıları da o yemeğin tadı tuzu yaptılar. İçlerini döktüler, söyleyemediklerini söylediler hatta bazen dinledikleri kanalı arayıp akıl alıp verdiler. Bir de gözyaşları içinde sıradaki şarkıyı istediler gurbetteki anneleri babaları kardeşleri için…
-Alo
-Gece sizi dinliyor
-Merhaba
-Merhaba. Neden gecenin bu saatinde radyo dinliyorsun?
-Bilmem, galiba kendimi pek iyi hissetmiyorum. Yani her şey sarpa sarıyor. Boğulacak gibiyim. Konuşmak istiyorum biriyle. Bu yüzden seni aradım.
-Pekâlâ, anlatsana biraz neler oldu?
( Tarık tufan kekeme çocuklar korosu sf.40 )
Hikâye anlatıcıların en güzeliydi radyo. Dertli gönüllerin sırdaşı, kimi zaman teskin edip kimi zaman ağlatanı. Tek başınaların sesine karşılık duydukları duandeleri.
İyi geceler sayın dinleyen, tabii böyle bir şey mümkünse…
– Yalnızlıkla öyle güzel dalga geçiyordunuz ki; sonraki akşamınınkini de dinleyeyim ondan sonra yaparım dedim. Farkında olmadan baktım ki, sürekli sizin programı bekler oldum. Beklerken de bir baktım ki ölmeyi unutmuşum Kaybedenler kulübü (2011)
Çocukluğu dantel örtülü radyolarla geçip uyumadan önce yataklarında Walkman’dan yabancı şarkı dinleyen nesil için bugün de hiçbir şey değişmedi. Tiyatroyu, kıssaları, öyküleri ve masalları o günlerden beri çok seviyoruz. Yalnızlığımızı, bizi hiç tanımayan o sesle, belki farklı fraksiyonlarıyla bile olsa paylaşmaya devam ediyoruz. Sessizliği ve çoğul sessizlikleri iyi tanıyoruz. Pikaplı radyolarımız, kasetçalarlı radyolarımız, mutfak tezgâhlarında minik el radyolarımız hatta artık çalışma imkânı olmayan eski radyolarımız bile evlerimizin başköşelerinde. En güzeli de, radyoyu açtığımız anda içimizden geçen o şarkıyı yine ve hep duyuyoruz.
Şimdi çalacak şarkı size gelsin… Ömrümce hep adım adım, her yerde seni aradım. Ben kalbimden başka yerde inan seni bulamadım.