Tutuksuz Kitaplar

197 2

Bugün güzel haberlerim var sana. Anlaştığımız gibi sahaflara gittim sabah. Gitmeden Kozahan’a uğradım. Her zaman oturduğumuz masada çay içtim simit yedim söz verdiğim gibi. İki çay istedim. İkinciyi şekerli içtim senin yerine. İki simit istedim. Birini yedim. Birini de dediğin gibi yol üstündeki Hıdır amcaya verdim selamınla. Görsen nasıl duygulandı senden haber alınca; selamını, üstüne nasıl dualar ekledi de aldı. Ah bir görseydin!

Hava çok güzeldi. Ne çok soğuk ne çok sıcak… Tam sevdiğin gibi… Sonbahar. Yaprakları güz renklerine boyanmış çınarların altında biraz oturup etrafı seyrettim. İnan ben de özlemişim. Çok iyi geldi bana da. İyi ki vermişsin bu ödevi bana iyi ki söz almışsın. Sahaflara vardığımda ilkin kalakaldım öylece.

Sanki…

Sanki sen yine beni bekliyorsun ilk sahafta, Neyzen Yusuf’la çay içiyorsunuz. Ben içeri girince ikiniz birden ayağa kalkacaksınız, bir çay da bana getirecek Neyzen. Sen kulağıma eğilip “İyi ki geç geldin hatun. Özlemişim Neyzen’i.” diyeceksin. Çayımı içerken adet üzere ney üfleyecek Yusuf. Sonra sırayla gezeceğiz tüm dükkânları.

Sanki…

Yaa öyle!.. İlkin kalakaldım öylece işte. Sonra Yusuf gördü ya beni. Toparlandım. Mektubunu verdim merak etme. Selam bile vermeden onu verdim. Kapıya bir küçük masa koymuş. Buyur etti beni. Çay getirdi yine. İçtim. Ama sessiz, neysiz bu sefer…  Çünkü Yusuf içeri koştu mektubunu okudu hemen. Geri geldiğinde anladım ki ağlamış. O da yazmış. “Sen dolaş abla, ben bir kaç şey ekleyeyim mektubuma, bazı şeyler sormuş hayırhâhım. Çıkarken uğrarsan -sana zahmet- veririm inşallah.” dedi.

         Olur, dedim ne zahmeti!

Tam kalkacağım, bir ihtiyar teyze geldi. Müsaade isteyip oturdu az soluklanmak için. Kızına kitap almaya gelmiş o da.” Ben pek anlamam kızım, sen bana yardımcı olur musun?” dedi. Nasıl hayır derim. “Elbette” dedim “Seve seve!”.

Yusuf’un getirdiği bir bardak suyu içti, kalktık.

 Zamanımız dar mıydı yoksa bolca var mıydı bilmiyorum. O da bilmiyordu bence. Onun adımlarıyla yavaş yavaş yürüdük. Bir bir girip çıktık dükkânlara.

Gâh onun listesinden gâh benim listemden birer kitap aldık. Eksiklerimiz için iki gün sonra tekrar buluşmak üzere anlaşıp ayrılırken sanki yılların dostu gibi sımsıkı sarıldık birbirimize. Bırakmak istemedi gibi geldi bana.

Biraz gözleri doldu sanki. Sonra acelesi var gibi merdivenlere yönelip kalabalığa karıştı.

Ahh, neler anlattı bir bilsen! Sencileyin mazlum bir kızı bir damadı varmış komşu şehirde. İki torunu bununla kalıyormuş; biri 6 biri 10

Babalarını özlüyorlarmış en çok. Küçük olan merak da ediyormuş. Nasıl biri babası, diye.

“Parça parça görmekle bilinir mi baba kızım?”

Annesinin yanında kalmış bir süre. Şimdi büyümüş diye almıyorlarmış.

“6 yaşında olmakla büyür mü insan kızım?”

Büyük olan ağabey ya ağlamazmış ondan hiç.

“Hep içine atar, içine akıtır gözyaşını bilirim. Yoksa üzülmez mi anadan ayrılan yavru kızım?”

 Hem anadan, hem babadan…

Neyse işte ne yazayım ki sana bilemedim. Analarından her ayrılışlarında parçalanan ciğerler nasıl anlatılır ki. Beklemenin böyle öğrenildiği bir çocukluk nasıl anlatılır ki. Hasretin böyle yakışı…

Benimki de acı mı dedim doğrusunu istersen. Yanlış anlama özledim elbette seni. Hem çok özledim. Ama şunca yavruların acısını duyunca acımdan utandım işte.

Hep üzülüyordum ya bir evladım yok diye. Şükrettim bugün olmadığına.

Neyse işte gün öylece tükendi. Güneş batmaya yakın Yusuf’a uğradım. Aldım mektubunu. Benimkine katarım. Beraberce görülür okunurlar senden evvel.

Bugün hayli yoruldum. Yarın ilk kitabı okumaya başlarım. Yazarım sana bir bir.

Şimdilik kalemimi kâğıtlara emanet edip uykuya çekileyim. Görürsem rüyamda seni anlatırım sabaha.

 Sevgiyle… Hasretle…

2 comments

  1. Çok güzel bir öyküydü tebrik ederim ??

Esra dolunay için bir cevap yazın Cevabı iptal et