Olması Gereken

111 0

Sadece elleri üzerindeki çizgiler tarif edebiliyordu yorgunluğunu… Kelimeler ağzında bütünleşemiyordu. Yüreğini hissetmeyeli uzun yıllar olmuştu. Benliğini başkalarına kapadığı yıllar boyunca, yorgunluğu kendisine yarenlik etmişti. Zaman, bitmek tükenmek bilmeyen hızıyla ilerleyip dururken, kendisi zamanın çelmesiyle yere yığılmıştı. Çocuk değildi. Dizlerinin yara bere içerisinde kalmasının da bir önemi yoktu aslında. Farklı mekânlarda adım atabilmenin mutluluğu onun için tarifsizdi. Bir yoldan diğer yola geçiyordu. Hatta bazen kaldırımlara alışkın olmadığından tuhaf bir hal içerisine giriyordu. Oysaki daha öğrenmemişti, kaldırımların yalnızlar ordugâhındaki asli vazifesini… Elbette hayat denen meşgale ona da öğretiler sunacaktı. Yalnızlar yumağındaki varlığın rayihasını hissedecekti.

Saatlere meraklıydı. Yelkovanın, akrebi kovaladığını görmezse eksik kalacak gibi olurdu. Bazı günler odasındaki kanepenin karşısında bulunan saate bakarak uzun mesailer harcardı. Sonrasında bir bakarsın uzunca yürüyüşlerde bulurdu kendini. Çoğu zamanlar hissetmenin derinliğini yaşardı, içerisinde. Attığı adımlarla var olmayı tanımlardı. Dünyanın aşikâr yüzsüzlüğünü koparırdı, takvim yapraklarından. Sonra manasızlığa anlam katma uğraşına bulaşırdı. Ve yorgun düşerdi parmaklarının ucundaki buruklukları… Mahzundu. Ormana dadanmış motorlu testerenin sesini duyan ağaçların tedirginliğini de bırakmıştı bir yerlerde. Oturduğu masada parmak uçlarının izleri vardı. Yudumladığı çayın büyüsüne kapılarak:

“Acaba o nasıldı? Elleri nasıldı? Hala ayaklarını sürerek mi ufka adım atıyordu?” gibi sayıca fazla olsa da nitelik bakımından eksik soruları, ömrünün her dönemine serpiştirmekten kendini alıkoyamazdı.

Söz sanatlarına ihtiyaç duymuyordu. Aslında hayatı, toplum nezdinde önemli dahi sayılamayacak birkaç unsurdan ibaretti. Çorak bir köyde dünyaya geldi. Yalnızlık dehlizinde gençlik yaşadı. Sonrası demir parmaklıklardan çıkıp gökyüzünü seyre daldığı şu ana kadar hep bir sürüncemeyle geçti. Onun olmazsa olmazı saatleriydi. Yaşadığı efsunlu evde yılların üstesinden gelmeye çalışırken tek destekçisi saatleri olmuştu. Evin her odasında ayrı bir saat vardı. Bir odadan diğer odaya geçişlerinde dahi yelkovanın akreple mücadelesini görmeliydi. Bir keresinde oturduğu odadan mutfağa gidecekti. Mutfağın saatinin her ne sebeple olursa olsun işlemediğini fark etti. Bu hal onu düpedüz dengesizliğe düşürmeye yetmişti.  Saatlerce mutfağa adım atamadan eşikte beklerken bulmuştu kendini. İşleyen saatler, demir parmaklıklar ardındayken bugünleri görmesini sağlayan tek destekçisi konumundaydı. Herkesin “Olması gereken” diye nitelendirdiği hayatın bir parçası değildi. Olamazdı. Anlamsız kaidelerin mecburiyet rıhtımında hiçbir zaman yer edinememişti kendine.

Bir cevap yazın