War Horse: Bir Dostun Gözünden

147 0

İMDb: 7,2

Yönetmen: Steven Spielberg

Oyuncular: Jeremy Irvine, Emily Watson, Peter Mullan, Niel Arestrup

“Savaşı biliyorum evladım. Yalnız insanlar değil, atlar, cümle mahlukat, kurt kuş, börtü böcek, kelebekler, arılar, ağaçlar, otlar, hava, su, su da kırıma uğruyor.” Yaşar Kemal

Uzun bir yol hikâyesi, bir atın gözünden seyirciyle buluşmuş. Birçok savaş filminin aksine I. Dünya Savaşı sırasında geçen bir serüven var karşımızda. Gazi Ted Narracott topal bir çiftçidir. Tarlasını sürmek amacıyla sınırlı olan parasını mucizevi görülen bir atı almak için kullanır. Eşi çok kızsa da, ilk bakışta ona hayran kalan oğlu Albert, onu yetiştirebileceğini söyler. Joey ve Albert’ın dostluğu bu şekilde başlamış olur. Ta ki savaş atı olarak satılana kadar. Kaptan Nichols (Tom Hiddleston) bir İngiliz süvarisi ve aynı zamanda çok iyi bir ressam. Joey’e iyi bakacağına söz vererek alır onu ve bakar da. Film hikâyeden hikâyeye atlamaya bu şekilde başlar. Nichols ve yakın arkadaşı Major Stewart (Benedict Cumberbatch) Joey ile oradan oraya koşarlarken işler pek de bekledikleri gibi gitmez. Biri esir düşerken diğeri şehit olur fakat biz diğer ölüm sahneleri gibi onlarınkini de doğrudan görmüyoruz filmde. Joey ve birkaç at daha Alman askerler tarafından esir alınır. Orada da yeni sevenleri, yeni bir ismi olur. İçinde bulunduğu cephelerden çok savaşların esiri olan bir sürü asker. Filmin en güzel kısmı kötü gösterilen kimsenin olmaması. Herkes sadece işi olduğu için yapıyor ne yapıyorsa ve hepsinin ayrı ayrı filmi çekilebilecek şekilde derin hikâyeleri var denebilir. İngiltere, Almanya, Fransa dağlarında oradan oraya koşarken kimse düşman değil. Söz konusu bir atın canı olunca herkeste aynı acı, benzer vicdan beliriyor filmde. Alman askerlerden sonra Joey, cam kemik hastalığı olan, dedesiyle yaşayan Fransız bir kızın yanında buluyor kendini. Emilie’nin (Celîne Buckens) en büyük hayali ise at binmek. Dedesinin tüm engellemelerine rağmen burada da bambaşka bir dostluk selamlıyor seyirciyi. O tepe senin, bu tepe benim, şu tepenin ardı cephe diye dolaşırken aralara öyle bağlantılar eklenmiş ki, hikâye bütünlükten de uzaklaşmıyor. Yani izlerken “eee ne zaman bitecek, yine nereye, ne oldu şimdi” gibi tepkileri vermiyorsunuz. Yine de bence hiçbir film çok yüksek beklentiyle izlenmemeli ki tadı kaçmasın.

“Kaybedebileceğin hiçbir şeye bir isim vermemelisin.”

Yönetmeni ile duyulduğu andan itibaren birçok hayranın merakla beklediği, 29 adaylık ve 4 ödül alan bir filmle karşınızdayız bu ay. Fakat çıktığı zaman birçok hayran hayal kırıklığına uğramış. Er Ryan’ı Kurtarmak filmi de dahil olmak üzere savaş filmlerinin ünlü yönetmeni Spielberg’in başarılı bir işle bu kadar çok eleştiri almasını garipsemedim değil. Belli ki hayranların birçoğu kandan irinden dehşetin aktığı, aksiyonun tavan yaptığı, bol çatışmalı bir film beklemiş. Aksine Spielberg ölümden çok yaşama odaklanan bir film çekmiş. Cephelerdeki stratejik sahnelerden daha çok arkasındaki hikâyelere değinmeye çalışmış. Halkın ve askerlerin ruh halleri, mecburiyetleri, çaresizlikleri savaştan çok daha ön planda filmde. Kalabalık oyuncu kadrosu ile birçok tanıdık sima da var. Kötü karakterleriyle meşhur Niel Arestrup’u bu kadar minnoş bir dede rolünde izlemek ise çok ayrı keyifli. Görüntü yönetmeni Janusz Kaminski ise çekildiği yıla göre özlenen eski savaş filmlerini andırması için çok özel efektler kullanmış. Gün doğum ve batım sahneleri, rüzgârın estiği dağ manzaraları, loş ışıklı eski köy evleri, o yıllara ait gibi gösterilen özel seçilmiş dekorlar ve birçoğu jürilerin de dikkatini çekmiş olacak ki iki farklı En İyi Görüntü Yönetmeni ödülü kazandırmış filme. John Williams arka fon müzikleri ile filme diğer iki ödülü kazandırmış. Karayip Korsanları’nın ve Aslan Kral’ın müziklerini andırıyor gibi olsalar da anlattığı döneme ve hikâyeye çok uyumlu müzikler hepsi.

“Savaş herkesin her şeyini alır.”

Senaryo, Michael Morpurgo tarafından 1982 yılında yazılan bir çocuk romanından geliyor. Tiyatroya uyarlanmış versiyonu daha sonradan Richard Curtis ve Lee Hall’in dokunuşlarıyla filme uyarlanmış. Spielberg’in savaş filmleri alanındaki uzmanlığı sinema bağımlıları arasında baya meşhurdur. Böyle bir hikâyeyi o değil de daha sıradan bir yönetmen çekse büyük ihtimalle kenarda kalmış, unutulup gidilecek bir ürün ortaya çıkardı. Filmi özel kılan şey, aslında klişe sayılabilecek birçok sahneyi çok farklı bir göz ve dille sunması. Belki tüm savaş filmlerinin ortak amacı “savaşın gereksizliğini” göstermektir fakat çoğu bunu aksiyonun içine hapseder. Burada tam tersi. Ortaya her yaştan insanın keyifle izleyebileceği sıcacık bir iş çıkmış. Savaşın kan donduruculuğunda bile ona hayran İngiliz subayın Joey’in resmiyle ilgilenmesi, iki Alman kardeşin çırpınışları, bir Fransız kızın masum hayalleri… Bence en müthiş sahne, Joey’in teller arasında koşarken takıldığı yerde iki farklı cephenin askerinin birlikte onu kurtarmaya gittikleri sahnedir. Tam da orada içinde bulundukları durumun ne kadar saçma ve gereksiz olduğu tokat gibi yüzlere çarpıyor. Bu sadece bir film, seyirci olarak izlediğimiz acılara bile katlanmakta zorlanıyoruz. Yıl olmuş 2022 hâlâ bitmeyen nefretler, kavgalar dolanıyor dört bir yanda. Azıcık vicdan biraz da empati pek çok şeyi çözmeye yetebilirdi. Haklı çıkmak arzusu bu kadar fazla olmasaydı insanoğlunun, yaşayabilmeyi ve yaşatabilmeyi ön planda tutabilirdik belki. Ne demişti Yaşar Kemal “yalnız insanlar değil bütün mahlûkat…”

Bir cevap yazın