DENİZ KABUĞU ÜFLEYİCİSİ

125 0

Dışarıda, rüzgârın alçalıp yükselen uğultusu, ağaç dallarından yayılan iç ürpertici hışırtılar, pencerelere çarpan yağmur damlacıklarından çıkan pıtırtılar, ocakta yanmakta olan odun ateşinin cılız çıtırtıları, armonik bir uyum içinde, en umarsız, en derin yaralara bile  merhem olabilecek serenadını söylemekteydi… Doğal notalar ile yazılmış bu eşsiz senfoni ve gözlerini kıpkızıl korlara dikmiş adamın, ara sıra kuru odunları ocağa atarken çıkarttığı belli  belirsiz  tıkırtılar dışında ne bir ses, ne de bir ışık vardı bu yıldızsız simsiyah gecenin derin ve gizemli sessizliğinde…
Eski ahşap döşemeleri olan odanın  içinde, ocağın hemen  karşısına serilmiş  beyaz bir koyun postu, toprak bir su testisi, çaydanlık, defalarca  okunmaktan kenarları kırış kırış olmuş  üç beş kitap, üzerinde mürekkep  şişesi, dolmakalem ve  sarı  yapraklı bir  defter olan rahleden başkaca bir eşya  yok.
Bağdaş  kurmuş vaziyette dimdik oturan, onlarca güz onlarca yaz görmüş, bedensel olarak hala zinde olan ak saçlı aksakallı bu adamın, yalazlanan odunlar gibi kor kor olan, derin bilgi ve anlamlara açılan gözlerinde zihinsel ateşinin alevleri hala canlı  hala ışıl ışıl. Bu dingin duruşun altında, nice fırtınalar nice dalgalanmalar ve nice hezeyanlar veya nice
yücelişler yaşadığını  elbette kimse bilemez. Tabii ki, ruhunun sayısız mevsimine ve gelgitlerine tanık olmuş fakat  hala hayattan ne istediğini, hayatın ondan ne beklediğini veya  gerçekten bekleyip beklemediğini bilmediğinin bilincinde olan, hem muallim hem talip, hem yolcu, hem yol gösterici olan, hem de gösterdiğinden kendisi de emin olmayıp, yol
arayışını sürdürmekte olan fakat yolun sonuna gelmiş yaşını başını almış bu  adamdan başka.
Sarı yapraklı  defterine sadece bir kaç cümle yazabilmişti gecenin ilk saatlerinden beri.  Sönmüş ateşi defalarca alazlamıştı da  kendi  zihninde en ufak  bir  ışıma olmamıştı. Soru  netti, eksik olan şeyler netti ama her
zaman olduğu  gibi  cevaplar  ya eksik, ya belirsiz, ya  karışık ya da tutarsızdı. Sorunu  ortaya  koymak ne  kadar kolaysa cevaba  ulaşmakta o kadar zordu. Herkes kendi cevabının en doğrusu olduğunu iddia ederken diğer cevapları görmezden geliyor ya da hepten lanetliyordu. Ama hiç bir görüşün taraftarı  huzur içinde  değildi. Sorulardan  ve sorunlardan biri de buydu zaten. Nedenlerin en  önemlisi, doğası değişim olan şu  dünyanın sürekli  değişmesi ve dönüşmesi miydi yoksa… Böyle  olduğunu varsaysak bile, her şey değişim halinde olduğu halde, insanın özüne ait sorular neden  hiç  değişmemişti?  Öz  hep aynı ise, neden en derin arzularımız bu kadar netken, ruhumuzun isteklerini tam olarak kavrayamıyoruz. Neden sürekli  huysuzlanıp tepiniyor da  açıkça ne  istediğini söylemiyor?
Neden  onun bilgisi  gizli  olduğu  halde dünya  niye  onun  etrafında dönüp  duruyor? Neden bin yıldır  sorulan her şey, niye hala  güncel? Neden hiç bir  düşünce, hiç bir inanç, hiç  bir sistem söndüremedi bu  yangını?
Neden hiç  bir  öğreti, hiç bir rehber  ulaştıramadı bizi  yolun  sonuna?
Eksik olan kitap mıdır  yoksa  onu kendi  ihtiyacımıza  göre  yorumlayıp duran algılar yumağı mı? Doğru  bir anlam, doğru bir yorum, doğru bir uygulama bizi  dünya saadetine  eriştirir  mi?
Eriştirmez tabi  diye haykırdı  yaşlı adam. Eriştirmeyecek de. Öğretilerin bir  bir açıklanıp uygulandığı  dönemlerde insanların saadet içinde  olduğu anlatısı bile muhtemelen sadece bir sanı. Aynı  ve  değişmez  dogmaların, doğru anlayış, doğru yorum ve doğru uygulamalarla  gerçek saadete eriştirebileceği  söyleminin de sadece çok  inanmak istediğimiz bir varsayımdan başka bir şey olmaması gibi.
Çünkü her birinin farklı  farklı  harfleri eksik. Onun için cümleler yarım, onun için formüller yetersiz. Bu yüzden de insaniyet buhranda. Çünkü eksik  notalarla doğru  şarkı  çalınmaz. Böyle yapmaya devam edersek, deniz
kabuğu ile nihavent saz semaisi icra etmeye çalışan kişi gibi hiç  bir sonuca varamayız. Demek ki  sorun, yetersiz olan enstrümanlarda. O zaman tez elden yeni ve ses skalası geniş  enstrümanlar edinmeli, aydınlanmanın
yolunu açacak derin ruh hallerini geliştirmek için yeni  paradigmalar ortaya koymalıyız.
Bu düşüncelerle rahatlayan  yaşlı  adam, defterine ” DENİZ  KABUĞUNU  KIR VE ÜFLEMEKTEN  VAZGEÇ “diye  yazdı. Çaydanlıktan  bir  bardak ıhlamur doldurdu. Keyifle  çayını yudumlarken güneşin ilk ışıklarını seyre daldı.
Mutluluk ve  haz da böyle anların toplamından ibaret değil  miydi zaten..!

Bir cevap yazın