“…Bu hikâyede, hanedandan olmadığı hâlde ülkenin kaderi ellerine teslim edilmiş bir kral naibi vekilharcın, zorlu sefer şartlarında sevdiklerine metaforik bir üslupla yazdığı ve onlardan aldığı mektupları okuyacaksınız…”
Mustafa Yavuz tarafından vücuda getirilmiş olan kitabı elime alıp arka kapağa baktığım zaman gördüğüm cümle idi bu. Bu cümlenin devamında kitabın yazılma serüvenine dair küçük bir bilgi vardı.
“Kitabın yazımı 2009 yılında Isparta’da başlamış, Bursa, Valcea, Bükreş, Prag, Jekabpils, Braslav, Roma ve Madrid gibi farklı ülkelerin farklı kentlerinde devam ettikten sonra belki de olması gerektiği gibi 2019 yılında İstanbul’da nihayete ermiştir.”
Seferden sefere giden ve diyar diyar dolaşan bir Vekilharç ve farklı ülkelerin farklı kentlerini dolaşan bir yazar. “Acaba vekilharç yazarın kendisi mi?” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Nitekim kitabın sonunda bir vekilharç olmasa da hislerin ve satırların yazarın içinden kopup geldiğinin; anlatılan hasretin, zorluğun ve mücadelenin yazarın hayatı ile bağdaştırıldığında anlam bulacağı üzerine bir karara varmıştım. Kitaba dair ilk hislerime/düşüncelerime yer verdiğim bu giriş bölümünden sonra kitabın içeriğine geçmeden önce belki de birçoğumuzun çokça duyduğu bir kelimenin açıklamasını yapmamız gerektiği düşüncesindeyim. “Vekilharç!” Nedir, kimdir, ne iş yapar? Tamam, biliyorum birçoğumuz duydu belki de tanımını biliyor ama burada değinmek istediğim nokta “Vekilharcın aslında görevi ve kitapta kendisine verilen sorumlulukların ağırlığı!” noktasıdır.
Vekilharç, “Eskiden saraylarda, konaklarda, hastanelerde, yatılı okul vb kurumlarda alışverişe ve harcamalara bakmakla görevli kimse ya da yeniçeri ortasında ve bölüklerinde iaşeyi sağlamak ve yemek listesini düzenlemek ile görevli kimse” şeklinde birçok farklı tanım ile karşımıza çıkmakta. Sevgili okuyucular bu tanımı unutmayın, unutmayın ki kitabın son sayfasını bitirip düşündüğünüzde vekilharcın aslında ne olduğunun ama ne yaptığının ve sorumluluklarının büyüklüğünün derecesini fark edin.
Kitabın içeriğine başlamadan önce bir itirafta bulunmalıyım ki, kitabının dilinin bu kadar şiirsel ve derin/sembolik bir formda olması beni ziyadesiyle şaşırtmış idi. Okuduğum her satırda karşılaştığım benzetmeler ve imgeli anlatımlar, mektupların “metaforik” oluşuna dair bir cevap vermişti. Kullanılan imgeler, benzetmeler ve yapılan çağrışımlar ile okuyucu mektupların metaforik oluşuna şahit oluyor ve bu soyut dilin içerisinde cümlelere bir anlam arar hale geliyor. Daha önce bu tarz anlatıma/dile sahip olan eserleri çokça okumuştum ve de yer yer bu yoğun ve imgeli anlatımın bir yerden sonra beni eserden uzaklaştırdığına şahit olmuştum. Soyut bir anlatım tercih edilen eserlerin sorunlarından biri olarak düşündüğüm “okuyucuyu realiteden uzaklaştırması” sorunuyla burada da karşılaşacağımı düşünsem de yazar Mustafa Yavuz buna bir çözüm olmasını düşünürcesine belli aralıklarla Latince kelimeler/tamlamalar kullanarak okuyucunun zihninde sarsıntılar meydana getirerek ve merak uyandırarak buna bir çözüm bulmuş gibi. En azından benim için… Zira okunan ve bilinmeyen bir şeyi araştırmak zihinde merak ve devam etme arzusu uyandırır. Bu kullanımın yazarın icra ettiği bilim dalı ile de alakalı olduğunu göz ardı etmemek gerekir.
Ailesinden ve dostların uzakta bir mücadele içerisinde olan bir karakterin yazacağı mektupların aşk, hasret, sitem üzerine olacağını tahmin etmek zor olmayacak bir şeydir. Kahramanın kaleminden çıkan bu mektuplarda dikkatimi çeken bir nokta olmuştu ki o da mektupların içerisine yerleştirilmiş olan ve de okunduğu zaman insana ders vermeyi amaçlayan ve de düşünmeye sevk eden didaktik formdaki hikâyeler olmuştu. Bazen mitolojik formda bazen de dini bir form içerisinde mektuplara yerleştirilmiş olan bu hikâyeler anlatılanı, hissedileni aktarmada etkili bir yol olmuş. Mektupta anlatmak istediğini düz bir anlatım ile anlatmak yerine Vekilharç, bir hikâye, bir kıssa ile bunu anlatma yoluna gitmiş ve eserin didaktik ve metaforik bir hüviyete bürünmesini sağlamış. Bazen bir çoban, bazen bir köylü kız, bazen bir bahçıvan, bazen Hz Yusuf bazen de bir melek çıkar bu hikâyelerde karşımıza.
Kitabın ilk sayfasından itibaren mekânlara ve mektup gönderilen kişilere verilen isimler oldukça dikkat çekici çünkü hiçbir karakter bir isim ya da hiçbir mekân alışılagelmiş olan şekilde anılmıyor. Kendi kendime bunlara bir anlam yüklediğimi ve anlam arayışına giriştiğimi hatırlıyorum. Hatta daha ileriye gidip bir gün, “Bu karakterler ile aranızda bir bağ var mı ya da kim bunlar?” diye sormak istediğimi de hatırlıyorum. Bunların birkaçına örnek verecek olur isek, “Benli Güzel Kız, Allah Kulu, Denizler Kraliçesi, Sarı Prens, Ak Diyar Prensesi, Karlı Güzel Ülkenin Kraliçesi…” gibi.
Ancak ve ancak kitap okunduğu zaman anlam kazanacak olan bu cümlelerden sonra değinmek istediğim şey “Vekilharçtır.” Sadakati, inancı uğruna diyar diyar gezen ve de bu uğurda ailesinden, topraklarından uzak kalan bir Vekilharçtır o. Yazdığı her satırda, kullandığı her kelimede ve de başvurduğu her yolda hissettirir bizlere özlemi, yalnızlığı. Burada yazarın bunu anlatabilmek ve hissettirebilmek noktasında başarılı olduğunu söylemek isterim zira yazar hissettiği duyguyu hissettirmediği sürece gerçekten duygusal bir bağ kuramaz okuyucu ile. Uzakta olanın, seyahatte olanın, yalnız kalanın hisleridir Vekilharcın yazdığı her mektup.
“Gece gündüz yoldayım zamansız ve mekânsız, harman oldum kedere, susmak imkânsız” (s.53)
Bir kitaba dair bir yazı yazdığımı düşünürsem sanırım cümlelere burada son vermek kitabı okuyacak, okumak isteyecek olanlar için önemli bir eşik olacaktır. “Birkaç cümle fazlası kitabın sonunu söylemeye, okuyucudaki merakı yok etmeye sebep olacaktır.” düşüncesi ile cümlelerime son verirken kitabı bitirdikten ve de buna dair bir yazı yazmaya karar verdikten sonra aklıma gelen ilk cümle ile son vermek istedim yazıya…
“Diyar diyar gezen, ülkesini, ailesini ve de sevdiklerini görev uğruna ardında bırakan ve bilinmez bir yola çıkan Vekilharcın iç sesidir bu mektuplar.”
“Kendisi daima için için ateşte yansa da çevresindeki her şeye ışık veren bir mum gibi olmaya çalışıyorum yani “Enstuans interius” Neden mi böyleyim? Çünkü hep kendime sorarım: “Quid ad aeternum?” Budur işte gerçek meselemiz. Bizler geleceğe neler bırakacağız?
(Yakup ve Yusuf adlı mektuptan, s.10)
Muazzam bir yazı. Güzel yürekli adam kalemine sağlık ✌️
Çok muazzam bir yazı. Her bir satırında eserin tadına vardım:)
Okumuş olduğum bir kitaba dair olduğunu görünce tıkladım, okurken fark ettim ki böyle bir eser ancak bu tarz noktalara değinerek anlatılırdı. Kaleminize sağlık.
En büyük şaheserler ilk yazıldığında kıyıda köşededir okyanusun dibinde bir inci gibi. Gün gelir o inci yeryüzüne çıkar okyanusun derinliklerinden. Bu yazı da bir gün edebiyat ve sanat dünyasında yerini alacak…
Muhteşem bir yazı olmuş. Kaleminize sağlık mahsun bey. Bir kitap çıkarırsanız temin etmek isterim…
Çok güzel akıcı bir anlatım olmuş. İlk okumaya başladığımda bir kitaba yönelik düşüncelerin aktarıldığı bir yazı olarak görüp okudukça kitaba dair içimde büyük merak uyandı, okuma isteği doğdu. Kaleminize sağlık ?✌️
Çok güzel bir yazı olmuş. Elinize sağlık.
Çok başka bir anlatım gücünüz var. Her satırında edebi bir rüzgar esiyor. Sık yazmıyorsunuz sanırım. Tüm yazılarınızı okudum kaleminize hayran kaldım…
Aylardan beri okuduğum en güzel yazılardan biri. Anlatımınız o kadar iyi ki. Kelime tercihleri kitaba karşı merak duygusu uyandırdı bende. İlk fırsatta alıp okumak için sabırsızlanıyorum…
“Gece gündüz yoldayım zamansız ve mekânsız, harman oldum kedere, susmak imkânsız”
Beni en çok anlatan ve etkileyen dizeleri oldu… Okurken kendimden bir şeyler bulabilir miyim derken, birden belirdi. Zaten hep bir parça bulmak için okumadık mı? Kendinden bir parça bulanlara dek… Kalemine kuvvet… Var ol… Yazdıkça var ol…
Kitapta anlatmak istediğim ya da anlaşılmasını istediğim pek çok noktaya dikkat çekildiğini görmek güzel oldu. Bir sosyal medya paylaşımımda dediğim gibi, gerçekten kitap gibi bir kitap değerlendirme yazısı olmuş, çok hoşuma gitti. Mahsun Bey’in zihnine ve ellerine sağlık. Sorduğu sorulara cevap vermek isterdim. Ancak bazı hususlar böyle örtük kalırsa daha iyi olacak sanki. O yüzden şimdilik, hikayede anlatılan olayların ve anlandırılan karakterlerin tamamen gerçek olduğunu söylemekle yetineyim. Kitabın iskeleri gerçeklere dayanıyor. Boyası, sıvası, makyajı da masal tozu.
Bu vesile ile, okuyucularıma da şu anket linkini göndermek isterim: https://forms.gle/YaSAYypvPHKqo9Dn6
Kadran ailesine de çok çok teşekkürler. 🙂